13.08.2009

REDD (Röportaj)


- Öncelikle sizi tebrik etmek istiyorum. Formalite olduğundan değil, gerçekten bugüne kadar dinlediğim en iyi konsept albümlerden birini, en iyi Türkçe sözlü albümlerden birini, en iyi yerli konsept albümü yaptığınız için.
- Teşekkürler, biz de sizi tebrik edelim. Nezaketten değil çok güzel bir dergi, arayüzü, yazıları ile.

- Öyle olmadığınızı iddia eden pek çok insan olmasına rağmen itiraf edeyim ki bu albüme kadar sıradan bir gruptunuz benim için. Geriye dönüp baktığımda da müzikal olarak bir şeyler yapmış ama 21’de tam anlamıyla enerjisini, birikimini, hayal gücünü kullanmış bir grup görüyorum. Sizin için 21 diğer albümlere göre nasıl bir yerde? Bunu kaydederken neler hissettiniz ve şimdi cd’yi elinize aldığınızda neler hissediyorsunuz?

- Bunu kaydederken albümün kısa sürede algılanamayacağının fazlasıyla farkındaydık. Ama bu bizim 4. albümümüzdü. Her albümde sound olarak yenilendik, her geçen sene daha yeni ve özgün olmaya gayret ettik. Bu bizim için bir rutin değil; bir albüm çıkar, konserler yap, yine stüdyoya kapan ve yine bir albüm çıkar. O yüzden bu albümle beraber uzun soluklu bir çalışma içinde bulduk kendimizi bir yıl konser vermeyi bıraktık. Tüm tekliflere kulaklarımızı tıkadık, basınla zaten mesafeliyizdir bunu bir süre görüşmeyelim diyecek kadar ileri götürdük. Tamamen içimize kapandık. 21’in böyle bir sürece ihtiyacı vardı. Yaparken çok yoğun hissettik, uzadıkça yoğunlaştık. Ekiptekiler gaza gelip Türk müzik tarihini değiştirecek bir albüm yapıyorsunuz dediler durdular, bu ülkede böyle bir gelenek ve müzik tarihi olduğuna dair iyimser inançlara sahip olmadığımızdan güldük geçtik elbette. Miksler sırasında Erim (Arkman) Grammy’ye gidiyoruz dedi, o sırada inanıyordu buna. Demek ki güzel bir iş yapmışız. Kimin nasıl algılayacağı, bu ülkenin müzikal algısında nasıl yer bulacağına dair akıl yormak nafile.

CD’yi elimize aldığımızda önce kendimizdeki büyük değişimi somut olarak gördük, sonra dinleyiciye bu değişimi kendi dünyalarına taşıyabilecekleri bir anahtarı; 21’i armağan ettiğimizi düşündük.


- Bestelerin üzerine söz yazdığınızı zannetmiyorum. Ya da tem tersi de mümkün değil sanki. Daha ziyade söz yazımı ve bestelerin yapım süreci iç içe geçmiş gibi ki bu da albümün bütünlüğünün en özel kısmı bana göre. Şarkıların yazım sürecinde nasıl bir yol izlediniz?
- Genelde sözler önceden yazılır diyemeyiz. Şarkıya göre değişir bazen beraber, bazen biri bir diğerinden öncedir. Bu albümün özelliği sözlerden oluşan bir kitap ya da sözsüz bir müzikten oluşan cd ortaya koymuş olsaydık inanın ikisi de aynı hisleri, episode geçişlerini hissettirecektir. Bir araya gelince de ayrılmaz bütün bir kimliği var 21’in.

Herkesin birikmiş bir şeyleri vardı, denedik, sonra stüdyoya kapandık yeni şeyler çıktı.


- 21 konseptini ince ince işlediğiniz verdiğiniz demeçlerden de, şarkılardan da anlaşılıyor. Anne rahminden çıkışından kalp atışlarının duruşuna dek bir karakteri dinliyoruz. Peki bu kadar gerçek, hepimizden bir hikâyenin kahramanına neden gerçek bir isim vermediniz?
- Çünkü o bir rakam taşıyor üzerinde, her birimiz gibi. Dünyaya geliyor, nereye, nasıl bir çevreye, nasıl bir varlık dünyasına geleceğini bilmeden. Sıradan, ama düşlerinde kahraman biri. Bilgeliğe ulaşmaya dair bir inancı var nereden getirdiğini bilmediği. Bir isim ona bir kimlik, cinsiyet, milliyet verecekti. Biz ona daha özgür ve sıradan bir isim verdik 21.


- 21 karakteri geçiş dönemlerinden birinde, masal dinlerken kendini kahraman görmeye başlıyor ve dünyayı anlamaya çalışıyor. Aşık olmasıyla birden sorduğu tüm sorular kesiliyor. “Kaçıp evden uzaklara şehre bakalım aylak aylak” dediği Sancho Panza mı?
- Falan filan’da da hatta bizim daha ilk albümümüzle birlikte redd’in dilinde büyük harflerle yazılan MODERN eleştirisi var. Bizi sınırlandıran her türlü kuşatmalara, güvensizliklere, içinde bulunduğumuz medya, magazin, pop kültürüne, teknolojiye, özel hayatımızın bir parçası olan telefon dinlemelerine gibi. Oysa bütün bunlardan uzak bir tepeye oturup kendi sonunu biçen dünyaya aylak aylak bakmaktan başka yapacak bir şey yoktur. Bunu diyen Don Kişot’un kendisi. Kitaplarını, her şeyini yakarak başladığı yolculuğa ve manifestosuna bir ithaftır.


- Albüm kapağını kim tasarladı? Şarkı sözleri, besteler, düzenleme, prodüksiyon her şey harika. Ama kapak yine şahsi fikrimce bu güzel bütünlüğü tam olarak taşıyamamış. Siz bunu gerçekten beğenmişsiniz ki kullanıyorsunuz ama sanki bu enfes konsepte gerçekten yakışabilecek, aynı fikri sembolize edecek çok daha iyi bir tasarım olabilirdi.
- Tasarım arkadaşımız Adnan Elmasoğlu’na ait. Çok önemli biridir kendisi onunla çalışmak bir şanstı onca işi arasında. Biz çok sevdik konseptin tamamlayıcı elemanlarından biri bu kartonet, heyecan verici.


- Bulutsuzluk Özlemi’nin 20.yılı nedeniyle yapılan etkinlikte sahneye Otomatik Portakal filmini anımsatacak kıyafetlerle çıkmıştınız. 21’in de konsept bir albüm olduğunu ve her parçanın da aslında bütüne bağlı olduğunu düşünerek yeni konserlerde, konsepte bağlı olarak görsel anlamda da izleyiciyi doyuracak herhangi bir şov düşünüyor musunuz?
- Düşünüyoruz, bu konuda da epey yol aldık. Ama henüz biraz daha zamanı var. Önce albüm iyice tanınmalı, ne anlattığımız ve şarkıların sözleri az çok bilinmeli. Dinleyici de bunun bir parçası çünkü.



- Sahnenizi bir kez kanlı canlı görebildim ama röportaj nedeniyle nette dolaşan hemen hemen tüm videolarınızı izledim. Ve kesinlikle eminim ki sahnedeki REDD ne yaptığının gayet bilincinde. Sanki orada doğmuşsunuz gibi hepiniz çok rahatsınız ve enstrümanlarınıza da hâkimsiniz. Bunun sırrı nedir? Sahneden kalabalığa baktığınızda Bruce Dickinson edasında alandaki insanları baş parmağınız kadar küçültmek mi, kendine güven mi, dinleyicilerle olan samimiyet mi? Hepsi mi?
- Biz mesafeli gibi gösterilen bir grubuz. Gösterilen diyorum çünkü biz kendimizi öyle göstermemek konusunda gayretliyiz. Sahnede hiç mesafeli değiliz, kimseyi küçük görmeyiz, ya da yükselerek insanların küçülmesini izleyecek akbabalardan değiliz. Redd sahnede rahat bir grup, 15 yıldır beraber çalıyoruz, orada doğmadıysak bile orada büyüdük. Bir de evet, “bizi anlayan birileri var ve burada tam karşımızdalar” hissi çok güzel, tüm enerjimizi besliyor dinleyicimiz. Bruce Dickinson’la tek ortak yanımız uçak kullanmak.

- Genel olarak şarkılarınızın sözlerine dikkat ettiğimizde, ikiyüzlü bir tavır olan ilişki yumağının iki ucunu dile getirmekten ziyade, tüm samimiyetinizle tek pencereden konuşuyorsunuz. “Kadınları anlayan erkekler” den gına geldiği şu günlerde, bir kadın olarak, erkek şarkıları dinlemek bana çok daha gerçekçi geliyor. Bu konuda gelip sitem eden oluyor mu hiç?
- Oluyor galiba bazıları bize bunlar sanki kadın elinden çıkma sözler demişti önceki albümlerde. Bu albüm içinde 21 için erkek dediler, vicdani redd’e takıldılar, askerlik vesaire… oysa kadın erkek tüm bu süreçlerin ya öznesi ya da tanığı. O yüzden özellikle bir cinsiyete rezerve edilmiş müzik yapmıyoruz.


- Kurzweil endorser’ı seçilen çok yetenekli bir adam da var grubunuzda. Başka isimlerle başka projelerde de çalıştı ama ben İlke’nin bu konuda solo çalışmaları olup olmadığı sormak istiyorum.
- İlke’de doğuştan gelen bir yetenek var galiba bu endorser da onun bir ödülü. Yavuz Çetin’in bir albümünde çalmıştı. Redd’den bu yana herhangi bir solo çalışması yok. Grupta kimsenin böyle bir eğilimi yok aslında. Belki olur gelecekte, kim bilir?

- “Öperler” şarkısına çektiğiniz video klip geçmişte sansüre uğramıştı. Göbekten yene€n zeytin durumundan daha “edepsiz” de sayılmazdı ama uzun zamandır gündemden düşmeyen bir konu sansür. Hele de içine girilen küçük kaygan deliklerin dile gelişinin cesaret sayıldığı günümüzde sizinki çok daha büyük cesaretti. Bilmek istediğim klip yayına girmeden önce sansür ihtimalini düşünmüş müydünüz?
- Sizin sorunuz da cesur… Hayır düşünmedik hiç. Klip sansür yemedi aslında gecikti bir süre. Çünkü Fatih Akın bir Sezen Aksu klibi çekmişti bizden hemen sonra. Tesadüf ama yine bir otel odası ve kızlar vardı klipte. Müzik kanalları da o videoyu seçtiler, benzeyen iki videoyu aynı zamanda döndürmek istemediler.

- Hemen her röportajda Vicdani Redd şarkısıyla ilgili sorular gelmiş. Şarkının sadece askerlikle ilgili olmadığını da bunlardan öğrendik. Hatta sizlerin olgun yaşlarda askere gidip geldiğiniz için bu durumdan çok etkilenmediğinizi de biliyoruz. Profesyonel askerliğe geçilecek vaatleri verilirken askerliği yapma süresinin standartlaşacağı (hepsinin uzun dönem olacağı) haberi geldi geçenlerde. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
- Kafamız karışık, pek gerçekçi bulmadık bunu. Uygulaması zor bir durum. Bazı insanlar üniversite okuyamıyor, hatta ilkokul bile okumamış, okuma yazma bilmeyen asker arkadaşlarımız oldu 21. Yüzyılda bile. Bunu mesele edeceğimize herkesi askere almaya çalışıyoruz, ayrımcılık yapmamak güzel biri üniversite okuyamadığı için okumuş olanın üç misli hayattan uzak kalıyor. Bir düzenleme gerekli, ama bu büyük sosyal eşitsizliği sadece askeri üniforma için değil, hayatın her yerinde ele alınmalı.


- Suya sabuna dokunan bir grupsunuz ve tepkinizi vermekten de çekinmiyorsunuz. Peki genel anlamda siyaset müzik (hatta sanat) içerisinde ne kadar var olmalıdır? Dinleyici olarak faşist bir grubun propagandasını yaptığı bir şarkıyı sadece müziğine bakarak değerlendirebilir misiniz? Ya da müzisyen olarak vatan millet Sakarya nidaları atan bir grupla aynı sahneyi paylaşır mısınız?
- Sanat siyasetin içinde tadında var olmalı, ama istediğinde sesini sonuna kadar açacağının bilinciyle. Leo Ferre’nin bir sözü vardır “mikrofon bir silahtır adamı öldürür” bu nedenle mikrofondan çığırtkanlık yapmak, bir ideolojiyi yaymaya çalışmak tehlikeli bir oyundur. Redd olarak faşist, iktidar yanlısı, hocacı bir grupla; bir yere fazlasıyla ait, bundan beslenen bir grup ya da kişiyle aynı atmosferi solumayız. Vatan, millet Sakarya’nın kıvamı önemli. Çoğu zaman yanlışları da olsa güzel bir ülke, içinde güzel ve farklı insanlar yaşıyor. Herkesin özgürlüğüne saygı duyan, Kürt, Çerkez, Ermeni, Ateist, İnançlı ayrımı yapmayan demokratik ve doğru olan sevme biçimlerine diyecek sözümüz yok.

“Ya sev ya terk et”; “ya dinle ya da sağır ol” demek bizim için aynı. Faşizan, her türlü ayrımcılık ise tahammül sınırlarımızdan uzak.

Not: Röportaj, Siyah Beyaz Dergisi'nin Haziran 2009 sayısında yayınlanmıştır. Bkz. http://www.siyahbeyazonline.com

4.07.2009

TAQWACORE


“ARE YOU READY TO TAQWACORE?”

11 Eylül 2001 sonrası dünya üzerinde, özellikle Amerika kıtasında değişen pek çok şey oldu. Müslüman olan herkese terörist muamelesinin yapıldığı ABD’de, ön yargı ve baskıya karşı müziğiyle direnen insanlar vardı. İsimlerini
Michael Muhammad Knight’ın romanından alan Taqwacore’ları sizlere tanıtmak da benim boynumun borcu…

Eylül aylarında Ch
icago’da ISNA (Kuzey Amerika İslam Topluluğu) kutlamaları yapılır. Yaklaşık yedi sene önceki kutlama da usulüne uygun şekilde Kur’an okumayla ve dualarla başlamış, gece yarısından sonraysa çok az insan salonda kalmıştır. Sorunsuz devam eden organizasyonda bir anda sahneye Secret Trial Five isimli, kızlardan oluşan Kanadalı punk grubu çıkar ve balo salonun ortasına bırakılmış bomba etkisi yapar. Sahneye yerleşir yerleşmez mikrofonu eline alan grubun vokali konukların şaşkın yüzlerine bakarak “Are You Ready To Rock?” diye haykırır. İlk şarkıları “Middle Eastern Zombie” çalmaya başladığında bir süre şok etkisiyle kımıldayamayan insanlar, bu öfkeli kızların söyleyecekleri bitmeden kapılara doğru koşmaya ve alanı hızla boşaltmaya başlarlar. Ama geride kalan meraklı ve de gruba ilgi gösteren bir avuç insan ritim tutmaya başladığında ikinci şarkının ortasına gelinmiştir ve bir anda vokal tüm gücüyle “Nefrete son verin!” diye bağırır. Polisin o anda yaptığı müdahale ile konser son bulur. Gruba ait enstrümanlar parçalanır, etraftan gelen “Müzik haramdır,” sesleriyle kızlar yaka paça kovulurlar. Ama ilk kez sesini çıkarmaya çalışan, dindar olduğu aşikâr bir grup punk, eylemini gerçekleştirmiştir. Ve bu onlar için bir zaferdir.


Taqwacore teriminin mucidi Michael Muhammad Knight. Tamamen kendinden, tüm kalbiyle kabul ettiği İslam dininin ve yaşadığı toplumun çelişkilerinden yola çıkarak, olmadığını ama olması gerektiğini düşündüğü bir dünyayı kitabı The Taqwacores’ta işleyen yazar, bir süre romanının fotokopisinin elden ele dolaştığını dahi bilmemiş. Ta ki ona kendisinin de “taqwacore” olduğunu, romanda kendisini ve çevresindeki insanları bulduğunu söyleyen biriyle konuşana kadar.

Bilmeyenler için kelimeyi şöyle bir didikleyelim. “Taqwa” yani “Takva”, Arapçada “tanrıdan korkmak” anlamını taşıyor. “Core” ise müzik kültüründe de yeri çok büyük olan terimlerden biri ve “çekirdek, öz” anlamına geliyor. Takwacore’u müzikal anlamda değerlendirecek olursak yelpaze oldukça geniş. Hip hop’tan anarcho punk’a, hardcore’dan grindcore’a, crust’tan raï denen Cezayir asıllı Arap etkili müzik türüne, deneysel ve de elektronik müziğe kadar her şeye denk gelebilirsiniz.


Olayı kısaca özetlemek gerekirse, 11 Eylül’ün özellikle Amerika’da ve Orta Doğu ülkelerindeki etkisini hepimiz gördük. Politik çıkarlar, savaş, ölen insanlar, en nihayetinde de lanetlenen terörizm gözler önündeydi. İşte tam burada kavram karmaşası ortaya çıktı. Amerika’nın kendince yerlisi olan insanlar, kendilerine ait olduğunu savundukları topraklarda oturma ve çalışma izni almış olan Müslümanlara 11 Eylül sonrasında terörist muamelesi yapmaya başladılar. Bildiğiniz gibi Amerika’ya olan turist amaçlı gezilerde dahi çoğu insan sorun yaşadı ki orada yaşıyor olanların durumunu hayal etmeye çalışın. Evleri ve iş yerleri taşlanan, evinde de dışarıda da rahatsız edilen bu insanların bir kısmı olanları sineye çekti. Bir başka kısmıysa bir şeylerin yapılması gerektiğini düşündü ve işte Michael Muhammed Knight’ın yazmış olduğu roman burada devreye girdi. Kitapta adı geçen adlarla gruplar kuruldu. Amerika’nın her yerinden insanlar birbirini bulmaya başladı ve bir alt kültür oluştu. Bu alt kültürün özünde hem Amerika’ya, hem de ait oldukları Orta Doğu’ya tepki vardı. Arada kaldığını düşünen bu insanlar punk kültüründeki DIY dediğimiz “Do It Yourself”, yani kendin pişir kendin ye tarzında bir felsefeyle hareket ediyorlar; legal firmalara kapağı atarak değil, kendi çabalarıyla kayıtlar yayınlayarak, konserler düzenleyerek, kendi mecmualarını çıkararak ve en önemlisi kendi müziğini icra ederek.

11 Eylül benzeri bir tetikleyiş Amerika dışında bir başka ülkede olmuş olsaydı böyle bir alt kültürün oluşabileceğine ihtimal veremiyorum. Bunun en güzel örneği Taqwacore’un en büyük ilham kaynağı olan 60’lı yıllarda başlamış olan punk hareketi. Bugün dönüp geriye bakıldığında hatırlanan grupların hemen hepsi İngiliz olsa da başlangıcı Velvet Underground, dolayısıyla başlangıç noktası da Amerika olmuştur. Bu hareket İngiltere’deki kadar kitlesel ve tutarlı olamamıştır. Daha da önemlisi Ramones, New York Dolls, Stooges gibi Amerikalı gruplar daha çok modern insanın zaaflarından, serserilikten bahsederler ya da Arthur Rimbaud gibi romantik edebiyat akımının güzel isimlerinden esinlenmişlerdir. Oysa İngiltere’de tam bir öfke patlamasıyla birlikte kişiliğini kazanan punk insanların işsiz, aç ve mutsuz olduğundan dem vurmuştur. Ve işte böylesi bir kızgınlığı Taqwacore’da görebilirsiniz.


Taqwacore için “İslami Punk” ya da “Müslüman Punk” da deniyor. Ben bu tanımları kullanmak istemiyorum çünkü din konusunda bugüne kadar en çok karşılaştığımız şey Hıristiyan karşıtı olan ya da olmayan gruplardı. Oysa burada, sadece İslamiyet’e inanan ama dininin doğduğu topraklardaki aşırı tutucu dünya görüşünü benimsemeyen, bununla birlikte sadece tanrıya inandığı ve Türkiye’de de örneklerine rastladığımız üzere, ibadet bağlamında değil de fikren ve kalben Müslüman olması sebebiyle kendini itip kakan Amerika’dan da nefret eden gençlerden bahsediyorum. Tam anlamıyla kimlik arayışında olan bu insanlar ne köklerini reddediyorlar, ne de körü körüne dine sarılıyorlar. Müzikle bu durumun içinden çıkmaya çalışıyorlar. Bir şeylerin parçası olabilmenin tadını aldıkça da buna sahip çıkıyorlar.

İnsanların uğradıkları haksızlıklara göz yummamaları gerektiğinin, müziğin de anlamlı amaçlar için kullanılabileceğinin, “diğerleri” olmanın zorluğunun, bir gün hayatınız çok güzelken ertesi gün yapılan düzmece bir terörist eyleminin hayatınızı bir anda değiştirebileceğinin canlı birer kanıtı bu insanlar.

Youtube’da “Muslim Punk” diye arattığınızda karşılaşacağınız beş bölümden oluşan video durumun onlar ve İslam’ın genel çerçevesi açısından düellosunu birebir yansıtıyor. Videoda bir imamla yolda karşılaşan beş taqwacore (fıkra gibi), Punk Rock’ın, gitarın, piyanonun, müziğin haram olup olmadığını tartışıyorlar.

Gruplardan
Kominas eşcinsel haklarının savunucu. Amerika’nın devlet başkanlarının tıpkı Müslümanlar gibi tutucu olduğunu söylerken diğer yandan şeriatın da aslında ne kadar tehlikeli olabileceğini vurguluyor. Aynı zamanda bu alt kültüre dâhil olan insanlar için marş niteliğindeki "Suicide Bomb the Gap" şarkısı da onlara ait.



Al-Thawra devrime hem Orta Doğu’nun hem de Amerika’nın ihtiyacı olduğundan bahsediyor ve de bu gruplar arasında müzikal anlamda en iyi iş çıkaran da onlar.


Secret Trial Five’ın kurucusu Sena Hussain 11 Eylül’e kadar müzikle de politikayla da ilgilenmeyen kendi hâlinde bir Müslümanken, dengelerin değiştiği anda ait olduğu kimliği savunmaya başlamış. Chicago’da yaptıkları gösteri öncesinde kiraladıkları otobüsle tüm Amerika’yı dolaştıklarını ve her köşe başında kendileri gibi olan insanları bulduklarını, malûm eylemi yaparak turlarını da sonlandırdıklarını anlatıyor.



Diacritical, Vote Hezbollah, Dead Bhuttos, Devils For Islam, Citizen Vex, Sagg Taqwacore Syndicate, Har Ik Zehr adını özellikle verebileceğim gruplardan bir kaçı.



Çekimleri tamamlanmış olan, kültürün manifestosu niteliğindeki romandan bire bir uyarlanan The Taqwacores filmi de bu yıl içerisinde gösterime girecek. Yönetmenliğini Eyad Zahra’nın yaptığı filmin senaryosu da Michael Muhammad Knight’a ait. Film ve Türkiye’de henüz basılmamış olan kitap New York’ta yaşayan, aynı odada bir an dua okurken bir an seks ve uyuşturucu temalı partiler düzenleyebilen bir grup Punk’ı ve komşuları olan Taqwacores adlı punk grubunun elemanlarını konu alıyor.

Not: Yazı Headbang Dergisi'nin Temmuz 2009 sayısında yayınlanmıştır. Bkz. http://www.headbang.com.tr/

30.05.2009

ÜNLÜ


Türk Rock piyasasının dönem olarak üçe ayrıldığını düşünüyorum. Erkin Koray, Moğollar, Üç Hürel, MFÖ... gibi bu türün takdir edilesi ürünlerini veren isimler bir yanda dursun son dönemde sound olarak dudak uçuklatan işler yapan ama bendenize zerre keyif vermeyen popüler rock grupları son kısımda çırpınadursun, arada kalan ve müthiş eserlere imza atan gruplar olmuştur. Dr. Skull, Egoist, Hasret, Acil Servis, Kumdan Kaleler, Kramp, Grizu, Whisky arada kaldığına, onca kaliteli iş yapmalarına rağmen hak ettikleri ilgiyi göremediklerine inandığım gruplardan birkaçıdır. Bu gruplardan olan ama çok özel bir nedenden diğerlerinden sıyrılan bir isimden bahsediyorum şimdi sizlere; harika imkânlarda kaydedilmiş iki albüme sahip bir gruptan…



Ünlü, doksanların sonuna doğru herkesin hep bir ağızdan bahsettiği bir gruptu. Ortaya konan ürün başarılı, doyurucu ve bir o kadar da keyifliydi. Ünlü’nün başarısı tam anlamıyla ders niteliğindeydi. Ha bu dersi yanlış anlayıp da Türk dediğin Türk ezgileri kullanmalıdır mantığıyla saçma sapan işler yapan isimlere burada hiç değinmeyelim. Söz konusu derslerden önceliklisi kayıt konusundaki titizlik. İngiltere’de başladıkları Son Defa albümünün kaydının Türk enstrümanlarıyla ilgili kısımlarını İstanbul’da yapmışlar ve miksaj işlemi için de Amerika’ya gitmişlerdi. Tahmin edersiniz ki, kaydedilen parçaların orijinalliği de eklenince albümün kötü olması mümkün olmazdı. İnsanlar grubun bir Erkin Koray şarkısı olan Estarabim’e yaptıkları yorumla çıkış yapmasını öyle yadırgamışlardı ki bu konuyla ilgili basın tarafından tonla şey yazılıp çizilmişti. Spekülasyon kısmı dinleyici olarak beni hiç mi hiç bağlamaz. Çünkü ben grubu o cover ile değil Rüya şarkısıyla tanımıştım. Aradan onca sene geçmesine rağmen şarkıya çektikleri video klibi dahi net olarak hatırlıyorum.


Grup Ünlü adını almadan önce Fharsthul, daha sonra da ilk kayıtlı albümleri olan Under The Moon’u yayınlayan The Lift adıyla devam etmişti. Özellikle punk ve rock alt yapısına oturttukları tarzları için yapılmış en uygun tanımın heavy-pop ve ethno olduğunu söyleyen grup Alman ve Türk kültürünün tam da ortasında yer alıyor ki, bahsedilen konum aynı dönemde patlayan Cartel’den biraz farklı. Her ne kadar Cartel elemanlarıyla ortak iki kayıt yapmışlarsa da, onlar gibi, çektikleri acıları müziğe empoze eden bir grup olduklarını söyleyemeyiz.


Türkçe ve devamında da daha büyük bir pazar için yazdıkları İngilizce şarkılar sonrasında Türkiye’yi ve ondan daha da fazla olarak Almanya’yı hayli sert şekilde sallamışlardı. O güne kadar yapılmamış işlere imza atabilmelerini geniş çerçeveli büyük pencerelerden müzik camiasına bakmalarına bağlıyorum. Madem ben müzik yapıyorum, öyleyse içimden geleni, en iyi şekilde kaydetmeliyim, diye düşünüp efsane şarkılara imza attılar. Ayrıca çektikleri video klipler de bir o kadar profesyonel ve cesaret gerektiren cinstendi. Bugün dahi hangi yerli rock müzisyeni bir travestinin peşinden giden adamı klip kahramanı yapar ki? Sanıyorum biraz da bu samimiyetsizlik sebebiyle yerli rock piyasasındaki pek çok klibi de şarkıyı da hatırlamıyoruz.


Ünlü’nün farklı oluşu sadece Mehmet’in bozuk Türkçesi ile söylediği şarkı sözlerinden ileri gelmiyordu. Çıkış yaptıkları anda onları sindiremeyen Türk müzik piyasası basit ve sıradan işlere öylesine alışmıştı ki ortaya orijinal bir çalışma çıktığında uzun soluklu olamıyordu. Biraz da bu nedenle Ünlü adıyla yayınladıkları 2. albüm sonrasında ortadan kayboluverdiler. İki binli yıllarda bir albüm daha kaydetmek üzere dönecekleri kulaktan kulağa yayıldıysa da henüz ortaya bir çalışma çıkmış değil.


Ve işte bu yazı, bu yüzden yazıldı. Kaset olarak edinmiş olduğumuz eski albümlerine cd formatında ulaşamıyoruz. Olur da yeni bir kayıt yapılırsa, umuyorum ki eski albümler de yeniden basılır ve cd arşivlerimizin de en güzel yerlerini Ünlü’ye ayırırız.



Onları öylesine özledik ki, talan edilen download programlarında bir iki şarkı bulduğumuzda sevinçten deliriyoruz. Aynı şekilde adları basında ya da arkadaş sohbetlerinde geçtiğinde de mutlu oluyoruz. Çünkü dışı parlak içi fos pek çok günümüz rock grubu teknolojinin nimetlerinden, özellikle de internetten öylesine faydalanabiliyorlar ki, rezalet şarkılarını, rezalet formatlarda sıkıştıran myspace’te dahi yaptıkları tanıtımla binlerce insana ulaşabiliyorlar. Oysa Ünlü bu tür bir reklamı ortaya çıktığı tarih sebebiyle hiç yapamadı. Ve grup hakkında internet üzerinden pek de ayrıntılı bilgilere ulaşamıyoruz.


Yine de doksanlı yıllarda Stüdyo İmge tarafından basılan, Özlem Kumrular’ın derlediği kitapçığı şansınız yaver giderse, sahaflarda bulabilirsiniz. Yazıyı bu enfes derlemenin arka kapağında geçen, Özlem Hanım’ın karaladığı cümlelerle bitiriyorum…


"Ethno Rock'la PolyGram'ı baştan çıkarıp dünyaya Türkçe sözlü Rock dinlettiler: Nasyonel, enternasyonel, profesyoneller. Stutgard-İstanbul hattı üzerinde en mükemmel Türk-Rock prodüksiyonunu getirdiler: Oryanteli Oksidental, Experimentaller. Orijinalleri marjinal yaptılar. Sound'a kalite, Rock'a müzikalite, Türkçe liriklere kredibilite, yerli Rock'a evrensel legalite kattılar. Ünlü... Türk-Alman Rock'ında bir devrim."


Saygılarımla…


Not: Yazı Siyah Beyaz Dergisi'nin Mayıs 2009 sayısında yayımlanmıştır. Bkz. http://www.siyahbeyazonline.com/

5.04.2009

Bir Erkeğe Nasıl Tecavüz Edilir?


Bir süredir gazete ve dergilerde özellikle yazdıklarını takip etmeye başladığım Hande Öğüt'ün Radikal Kitap'ın 21 Kasım 2008 tarihli 401. sayısında hazırladığı Eril, Cinsiyetçi, Irkçı Katliam başlıklı yazısı özellikle dikkatimi çekmişti. Genellikle kadına dair yazılar karalayan, lâkin bunu kuru öfkeli bir feministlikten ziyade pek çok açıdan sorgulayarak yapan Hande Öğüt bu yazısında da edebiyat dünyasındaki kadın, tecavüz, taciz ve şiddet unsurlarının kesişimlerini ele almıştı. Bunlardan bir tanesi de Ayrıntı Yayınları'ndan çıkmış olan Märta Tikkanen imzalı Bir Erkeğe Nasıl Tecavüz Edilir? adlı kitaptı.



Kitabın geneli, kahramanı Tova'nın gözleriyle ve düşünceleriyle yazılmıştı. Anlatımı konusundaki eksiklikleri, daha doğrusu kopuklukları saymazsak işlediği konu itibariyle güzel bir kitap. Her erkek kitabın adını, yani mâlum soruyu duyduğunda "Olamaz ki!" diye düşünür. O biraz hırçın bir seks deneyimidir en nihayetinde. Ama bir erkek bir kadına tecavüz edebilir. Tecavüz eylemi asla iki tarafa da uygulanabilen bir önerme işareti değildir. Obje kadındır. Kadının bedeni tahrik edicidir, kullanılmaya da kirletilmeye de meyillidir.



Peki nasıl oluyor da tarih boyunca bu değişmiyor? Tatmin olma önceliği her koşulda erkekte kalıyor. Günümüz erkekleri kadını umursuyor, önce o tatmin olmalı diyor, ama bunun için yaptıkları beceriksizce yapılan birkaç müdahaleden ileri gidemiyor. Ve zor kullanmak, kadını cesaret edemediği şeylere, erkek her ne kadar bunun böyle olduğundan emin olsa da, meyletmiyor.



Bazı kadınlar, dişe diş, şiddete karşı şiddette karar kılabiliyor. Ama ceza kanunlarını koyanlar da erkekler olduğu için bir kadının uyguladığı tecavüz için yasalar pasif kalıyor. Hatta inandıramıyorsunuz da yasal mercileri bu duruma. Doğru ya, bir kadın bir erkeğe nasıl tecavüz edebilir ki?



Oysa toplum adına bilinmeyen çok büyük tehlikelere de işaret olabilir bu durum. Annelik iç güdüleri nedeniyle erkekten daha farklıdır kadın. Oysa tarihte adı geçen kadın katiller erkeklerin pabucunu dama attıracak becerideler. Doğada hemen her varlığın dişisi erkeğinden daha baskındır. Oysa insan nesli için durum daha farklıdır. Erkek şiddeti gösteren, kadınsa dengeyi kuran taraf olmuştur. Peki ya modern hayatta dengeler sarsılırsa neler olur? Davranış bozukluklarının neden olduğu işkence ve seri cinayetlerde etken taraf, doğada zaten olduğu üzere kadın olursa olabilecekleri düşündünüz mü?



İşte kitabın en büyük eksikliği de bu sorgulardan eksik olması. Oysa mühim olan eylemin gerçekleşip gerçekleşmemesi değil; bu, kitlesel bir hareket olmaya doğru ilerlerse neler olacağıdır.


Saygılarımla...

3.04.2009

ANGST (1983)



“Angst” kelimesi Türkçe’de karşılığı olmayan Almanca bir kelime. Tanımına gelince, "Yabancılaşma ve yalnızlığın beraberinde getirdiği varoluşsal sıkıntı ve korku" demek. Dönüp geçmişe baktığımızda, sinema dünyasında “korku” hissini bizlere yansıtan pek çok kahramanla karşılaşırız. Ama benim bahsettiğim, filme adını veren cinsten bir korkuya, seri katil/katil biyografilerinden yola çıkan ve polis-katil paslaşmasından ziyade katil gibi düşünmeye sevk eden filmlerde rastlarız.


Kahramanımızın bir adı yok ve filmin tamamında anlatıcı da bizzat kendisi. IMDB’de
“The Psychopath” diye geçiyor. Aralarında Shining’teki hâliyle Jack Nicholson, Henry: Portroit Of A Serial Killer’daki Michael Rooker dahil, on tane psikopatı bir araya koyun ve bunlardan birisi de Angst’taki olsun. En psikopatını seçmeye kalkın ve bu rol için biçilmiş kaftanın Erwin Leder olmadığını söyleyin, ben de size kafa göz dalayım.

Film hapishanede son saatlerini geçiren Psikopat’ın yemek yemesiyle başlıyor, tıraş olmasıyla ve bu sırada da neden hapishanede olduğunu ve genel ruh hâlini açıklamasıyla devam ediyor. “…Bana rüyalarımı sorduklarında onlara çiçeklerden bahsettim. Çiçeklerden. Her zaman sadece çiçeklerden. Aklımda, istediğim her şeyi hayal edebilirdim. Bu dürtüyü kullanmak için yapmam gereken tek şey bütün duygularımı dışa vurmaktı. Kodeste tek başıma olmam benim için iyiydi. Ama şu insanlara işkence yapma dürtüsü bastıramadığım tek şeydi… Biliyorum yine yapacağım, ama bu sefer yakalanmayacağım çünkü bir planım var. Tüm detayları gözden geçirdim. Tek yapmam gereken biriyle tanışmak…” Ve elinde bavulu, bir süre yürür, gördüğü ilk açık olan kafeteryaya girer. Parmaklıklardan kurtulduğu andan itibaren bir saat geçmeden plânlarını (!) gerçekleştirmeye başlar.

Kullanılan müthiş kamera açılarıyla, kahramanımızla birlikte koşuyor, kaçıyor, daha da önemlisi korkuyorsunuz. Ve bu korku, annem duyarsa da beni eşek sudan gelene kadar döverse, diye bir korku değil. Anne ve de aile, dolayısıyla aidiyet kavramınız zaten yok. Hayatınızın yarısından fazlası hapishanede geçmiş. Sınırınız yok. İnsanların dikkatini onları korkutarak çekmek sizi tahrik ediyor ve onlara şiddet uygulayarak tatmin oluyorsunuz. Partnerinizin kıçına attığınız zevk tokadının bir üst seviyesi gibi düşünün. İnsan bilincindeki, en şekillenmeye müsait olmayan dürtüler seks ve şiddettir. Ve bu iki eğilim, size, doğru ve yanlış kavramları küçük yaşlardan itibaren öğretilmediği için, bir aradayken anlam kazanırlar.


Cinayet işlemek de bu sebeplerden gayet doğal bir hâl alır. Ama alışık olduğumuz şey, plân varsa ona bağlı kalınması, katilin soğukkanlı olması ya da bir anlık heyecana kapılıp sonunda pişman olmasıdır. Ama burada bahsi geçen adamın ciddi rahatsızlıkları var ve tedavi edilebilecek türden olduklarını sanmıyorum. Kült film
The Texas Chain Saw Massacre’deki ailenin gerçek hayattan, sosyal yaşamın sabit değerlerinden ve ahlâk kavramından uzakta sürdürdükleri hayatı bu adam tek başına ve tam da modern hayatın göbeğinde yaşıyor. Ani kararlar alıp tüm plânını bir anda iptal edebiliyor. Birisi gözlerinin içine baksa düşündüklerini anlayabileceğinden korkuyor. Kendini ele vermemek için vücudundaki kanı temizliyor, üzerini değiştiriyor ama cesetleri arabanın arkasından çıkarmıyor. Polise, filmin başında gözüne kestirdiği iki kıza ve aynı kafeteryadaki diğer iki kişiye, bagajı açıp da cesetleri gösterirken, onların hissedeceği şaşkınlıktan ve korkudan büyük keyif alıyor.

Kesinlikle emin olarak söylüyorum ki dönemini bırakın şimdilerde bile bu kadar gerçekçi ve yakın plandan cinayet sahneleri bulmak çok zordur. Böylesi bir psikolojiyi normal dediğimiz, ruh sağlığı yerinde olan bir yönetmenin ve senaristin seyirciye yansıtabilmesi imkansızdır. Avusturyalı yönetmen
Gerald Kargl, öncesinde olduğu gibi Angst sonrasında da ortadan kaybolmuş. Senaryoyu birlikte yazmış olduğu Zbigniew Rybczynski öncesinde olduğu gibi animasyon ve kısa filmler yazıp çekmeye devam etmiş ve uzun metraj hiçbir projede de yer almamış.

Sözün özü psikopat olunmaz psikopat doğulur. Angst da sinema tarihi için en mühim filmlerden biridir.

Saygılarımla...

26.03.2009

MARQUIS DE SADE


Marquis de Sade,
pek çok insanın hiç bilmediği, daha çoğunun ise sadece bu kadarını bildiği şekliyle Sadizm’in isim babası. Yaşadığı evliliklerle, yazıldığı kadarıyla bildiğimiz (kim bilir bilmediğimiz niceleri olmuştur) seksüel deneyimleriyle (pek çok dar kalıplı insan buna sapkınlık diyor), yaşadığı toplumun Sodom ve Gomorra’ya taş çıkartan gizli kapaklı maceralarını bizlere dek ulaştırmasıyla, sadece yazarak yaşamını devam ettirebilenlerden olduğu için suçlanmasıyla, hayal gücüne ve cinsel arzularına hayran kaldığımız yüce insandır.

Edebiyat kelimesinin asıl karşılığı literatür (litteratura) kelimesidir. Bu kelimenin aslı Latince kökenlidir ve bizimki gibi müthiş dini baskılarla hayatlarını sürdüren toplumlarda da gayet sınırlandırılır. Edebin sınırlandırdığı, her şeyin ahlâkla özdeşleştiği, toplumun yanlış olarak gördüğü her şeyi edepsizlik, yani ahlâksızlıkla itham ettiği bir gerçektir. Literatür kelimesinin Türkçe’ye nasıl olup da edebiyat diye geçiverdiği bir muamma. Asıl edebiyatınsa Sade'ın yaptığı gibi edepsiz olması gerektiğini söyleyip, bu konuyu bir başka tartışmaya bırakıp ve Sade’la ilgili konuya dönelim.

Bazı konular vardır ki yazılıp, çizilip, tartışıldıkça çözüme ulaşırlar. Ama bazı konular o hâliyle kalıyorlar. Sade’ın dehası işte burada devreye giriyor, çünkü sadece yazdığı kadarının tesirinin gayet geçici olacağının, yaptığı eleştirilerin bir değeri olmayacağının ve isminin unutulup gideceğinin farkındaydı. Oysa eyleme dökülen bir tepki, daha doğrusu bir baş kaldırı çok daha uzun süre konuşulmasına, belki de ölümsüz olmasına yeterdi. Sanat adına bildiğimiz bir şey varsa bu da insanların ancak eserler ortaya koyarak ölümsüz olabilecekleridir. Ve Sade, kendisinin de içinde bulunduğu Fransız soylularının, kendi aralarında gayet normal karşıladığı, alt tabakadan insanların uygulamaya koyduğunda cezalar aldığı her türlü eylemi kelimelere döktü. Sadece bokuyla oynayan bir deli olsaydı muhtemelen bu kadar acı çekmez, hayatının uzun yıllarını tımarhanelerde ve hapishanelerde geçirmezdi. Oysa aklı gayet yerindeydi, hayal gücü de midesi de gerçekten sapasağlamdı. Yaşadı, gördü, düşündü ve yazdı. Belki Huxley’in dediği gibi amacı kaos yaratmaktı, belki pek çoğunun savunduğu gibi insanı insanla yüzleştirmeye çalıştı, belki de sadece gerçek bir yazardı.


Eğer Sade’ın yazdıklarının sadece görünür kısmını algılayabiliyorsanız ve bu sizi rahatsız ediyorsa, eksik bir insansınız demektir. Örneklerle gidelim. Justine, yani Erdemle Kırbaçlanan Kadın, yani Erdemin Felaketleri’nin kurbanını, belki de kahramanını birazcık tanıyalım. Ailesinden kimse hayatta kalmadığı (ya da öyle varsaydıkları) andan itibaren kendini dine, daha doğrusu tanrısına adamaya karar veren, bu yüzden yollara düşen, sahip olduğu erdem nedeniyle başına türlü felaketler gelen kadındır Justine.

Juliette ise Justine’in kız kardeşi. Hayatını zevk ve sefa içinde sürmek amacıyla tanrıyı bir kenara iten ve zengin ama yaşlı bir adamın kanatları altına girip ilk kitapta arabasıyla uzaklaşan, ikinci kitaba dek karşımıza çıkmayan kadın o da.

İlk kitap tamamıyla inandığı tanrı tarafından sınandığını düşünen, sığındığı kutsal kilisenin dahi bambaşka bir dünya olduğunu, tanrıya yaklaşmak isterken inandığı tanrı tarafından unutulduğu Justine’den ibaret. Kutsal rahipleri birer sadist olan, kadınlara türlü işkenceler yapan, hamile kalmanın kadının probleminin olduğu bir tanrı evine sığınır ve başına gelmedik kalmaz.
İkinci kitap ise Suç Kardeşliği, çok parası olan ve artık sıradan seks deneyimleriyle tatmin olamayan Juliet’ten bahseder. Kitapta, bir kadının kalbini yerinden çıkaran ve henüz durmamış olan bu kalple mastürbasyon yapan kahramanımız bir başka yerde de küçük ve iyi bir ailenin yaşadığı kulübeyi yakar. Burnuna gelen yanık et kokusuyla zevkten zevke uçar ve orada bulunan hizmetçisiyle sevişir. Bir başka yerde de bir bayan arkadaşıyla kalkıştıkları, rahibi ayartma oyunundan galip çıkarlar ve oyunun sonu rahip için hüsranla biter. Üç hayası ve devasa bir penisi olan (masal kahramanı gibi adam) rahibin kendilerine gayet estetik gelen penisini kesip saklarlar. Ve Juliette’in gittiği efsane suç evi. Yıllar boyunca türlü adult filme ilham olmuş bir suç evi. Öldürmek dahil her türlü eylemin yapıldığı, devasa işkence aletlerinin bulunduğu, her insanı tatmin edebilecek, sadece soyluların gittiği bir suç evi. Gerçeklerine gayet yakın olan, günümüzde bir grup insanın sadece porno filmlerde olduğunu sandığı, ama gerçek dünyadaki hemen her insanın seksüel fantezilerini gerçekleştirmek için denediği bin bir yoldan sadece biri.
Bilindiği hâliyle o dönem de, şimdikinden pek farklı olmayarak özellikle ünlü ve soylu kimselerin dâhil olduğu seks partileri yapılır. Grup seksin revaçta olduğu, insanların artık tek sorunlarının tatminsizlik olduğu yaşamlar ancak bu şekilde huzura erer. Ve Sade öylesine cesur bir adamdır ki, tüm bunları dile getirebilir.

Pek çok müzisyene, şaire, yazara, yönetmene ilham olan Sade’ın dünyası görebildiğinizden daha gerçek, hayal edebileceğiniz kadar da acımasız. Şeytanın Avukatı’nın yıllar önce bizlere fısıldadığı kadarıyla oturup koca göbeğini kaşımak dışında bir şey yapmayan, yaratıldığına inanan insanların birer kukla olduğunu fark etmediği, tanrının bir türlü kudretini göstermediği (belki de Sade’ın dünyası öylesine gerçektir ki, oraya tanrı kavramı giremez) bir yer o müthiş dünya. Tevekkül diye bildiğimiz aşamanın asla yanıt bulmadığı bir yer. Gerçek bir yer.

Sade hepimizin sadece bastırdığı, elimize imkânlar geçtiği anda, gerekli koşullarda asla yapmaktan kaçınmayacağımız şeyleri yazdı. İnsan beyninin en ilkel kalan kısmındaki çiftleşme ve şiddet unsurlarının aslında nasıl da beraber işlediğini gözler önüne serdi. Dış dünyada melek gibi görünen, yatak odasında kendince tecrübeler yaşayan insanların varlığına güldü geçti. Bilinçaltınızdaki her şeyi gün ışığına çıkardı. Sorgulama odalarının kör edici ışıkları altına sizleri, bizleri, hepimizi donsuz, gömleksiz, çırılçıplak bıraktı. Ensest vakalarının kum gibi olduğu, her on kadından dokuzunun ilk birlikteliğinin kendi isteğiyle olmadığı, tecavüzlerin gırla gittiği, seri katillerin kol gezdiği, herkesin herkesi becerdiği dünyanın tüm gizlerini göz önüne serdi.

Ve bizler de ortaya çıkan dürtülerimizden utandık, Sade’ın yazdıklarını yaktık. Kimi eserleri neyse ki günümüze ulaştı. Tüm dünya dillerine kattığı kelime Sadizm pek çok bilim dalında incelenir oldu.
Baudelaire gibi müthiş bir şair ondan "Bir kırbaç; upuzun paltosunun altında, akıtır ıssız gecede karanlık ormanda, zevklerin köpüğünü acının gözyaşına," diye bahsetti. Yazdıklarından ve yaşamından etkilenilerek yapılan filmler tüm dünyada sansasyon yarattı. Ve Sade hepimizi gerçeklerle yüzleştirdi.


Son sözler de yine ondan olsun, vasiyetnamesinin en güzide satırlarından, kendini tanımladığı kısım: “Daha önce görülmemiş derecede ahlâksız bir hayal gücüyle, otoriter, asabi, çabuk parlayan ve her şeyde aşırı. Fanatiklik derecesinde ateist. İşte bir kabuğun içerisindeyim ve beni tekrar öldür ya da olduğum gibi kabul et, çünkü değişmeyeceğim.”