26.03.2009

MARQUIS DE SADE


Marquis de Sade,
pek çok insanın hiç bilmediği, daha çoğunun ise sadece bu kadarını bildiği şekliyle Sadizm’in isim babası. Yaşadığı evliliklerle, yazıldığı kadarıyla bildiğimiz (kim bilir bilmediğimiz niceleri olmuştur) seksüel deneyimleriyle (pek çok dar kalıplı insan buna sapkınlık diyor), yaşadığı toplumun Sodom ve Gomorra’ya taş çıkartan gizli kapaklı maceralarını bizlere dek ulaştırmasıyla, sadece yazarak yaşamını devam ettirebilenlerden olduğu için suçlanmasıyla, hayal gücüne ve cinsel arzularına hayran kaldığımız yüce insandır.

Edebiyat kelimesinin asıl karşılığı literatür (litteratura) kelimesidir. Bu kelimenin aslı Latince kökenlidir ve bizimki gibi müthiş dini baskılarla hayatlarını sürdüren toplumlarda da gayet sınırlandırılır. Edebin sınırlandırdığı, her şeyin ahlâkla özdeşleştiği, toplumun yanlış olarak gördüğü her şeyi edepsizlik, yani ahlâksızlıkla itham ettiği bir gerçektir. Literatür kelimesinin Türkçe’ye nasıl olup da edebiyat diye geçiverdiği bir muamma. Asıl edebiyatınsa Sade'ın yaptığı gibi edepsiz olması gerektiğini söyleyip, bu konuyu bir başka tartışmaya bırakıp ve Sade’la ilgili konuya dönelim.

Bazı konular vardır ki yazılıp, çizilip, tartışıldıkça çözüme ulaşırlar. Ama bazı konular o hâliyle kalıyorlar. Sade’ın dehası işte burada devreye giriyor, çünkü sadece yazdığı kadarının tesirinin gayet geçici olacağının, yaptığı eleştirilerin bir değeri olmayacağının ve isminin unutulup gideceğinin farkındaydı. Oysa eyleme dökülen bir tepki, daha doğrusu bir baş kaldırı çok daha uzun süre konuşulmasına, belki de ölümsüz olmasına yeterdi. Sanat adına bildiğimiz bir şey varsa bu da insanların ancak eserler ortaya koyarak ölümsüz olabilecekleridir. Ve Sade, kendisinin de içinde bulunduğu Fransız soylularının, kendi aralarında gayet normal karşıladığı, alt tabakadan insanların uygulamaya koyduğunda cezalar aldığı her türlü eylemi kelimelere döktü. Sadece bokuyla oynayan bir deli olsaydı muhtemelen bu kadar acı çekmez, hayatının uzun yıllarını tımarhanelerde ve hapishanelerde geçirmezdi. Oysa aklı gayet yerindeydi, hayal gücü de midesi de gerçekten sapasağlamdı. Yaşadı, gördü, düşündü ve yazdı. Belki Huxley’in dediği gibi amacı kaos yaratmaktı, belki pek çoğunun savunduğu gibi insanı insanla yüzleştirmeye çalıştı, belki de sadece gerçek bir yazardı.


Eğer Sade’ın yazdıklarının sadece görünür kısmını algılayabiliyorsanız ve bu sizi rahatsız ediyorsa, eksik bir insansınız demektir. Örneklerle gidelim. Justine, yani Erdemle Kırbaçlanan Kadın, yani Erdemin Felaketleri’nin kurbanını, belki de kahramanını birazcık tanıyalım. Ailesinden kimse hayatta kalmadığı (ya da öyle varsaydıkları) andan itibaren kendini dine, daha doğrusu tanrısına adamaya karar veren, bu yüzden yollara düşen, sahip olduğu erdem nedeniyle başına türlü felaketler gelen kadındır Justine.

Juliette ise Justine’in kız kardeşi. Hayatını zevk ve sefa içinde sürmek amacıyla tanrıyı bir kenara iten ve zengin ama yaşlı bir adamın kanatları altına girip ilk kitapta arabasıyla uzaklaşan, ikinci kitaba dek karşımıza çıkmayan kadın o da.

İlk kitap tamamıyla inandığı tanrı tarafından sınandığını düşünen, sığındığı kutsal kilisenin dahi bambaşka bir dünya olduğunu, tanrıya yaklaşmak isterken inandığı tanrı tarafından unutulduğu Justine’den ibaret. Kutsal rahipleri birer sadist olan, kadınlara türlü işkenceler yapan, hamile kalmanın kadının probleminin olduğu bir tanrı evine sığınır ve başına gelmedik kalmaz.
İkinci kitap ise Suç Kardeşliği, çok parası olan ve artık sıradan seks deneyimleriyle tatmin olamayan Juliet’ten bahseder. Kitapta, bir kadının kalbini yerinden çıkaran ve henüz durmamış olan bu kalple mastürbasyon yapan kahramanımız bir başka yerde de küçük ve iyi bir ailenin yaşadığı kulübeyi yakar. Burnuna gelen yanık et kokusuyla zevkten zevke uçar ve orada bulunan hizmetçisiyle sevişir. Bir başka yerde de bir bayan arkadaşıyla kalkıştıkları, rahibi ayartma oyunundan galip çıkarlar ve oyunun sonu rahip için hüsranla biter. Üç hayası ve devasa bir penisi olan (masal kahramanı gibi adam) rahibin kendilerine gayet estetik gelen penisini kesip saklarlar. Ve Juliette’in gittiği efsane suç evi. Yıllar boyunca türlü adult filme ilham olmuş bir suç evi. Öldürmek dahil her türlü eylemin yapıldığı, devasa işkence aletlerinin bulunduğu, her insanı tatmin edebilecek, sadece soyluların gittiği bir suç evi. Gerçeklerine gayet yakın olan, günümüzde bir grup insanın sadece porno filmlerde olduğunu sandığı, ama gerçek dünyadaki hemen her insanın seksüel fantezilerini gerçekleştirmek için denediği bin bir yoldan sadece biri.
Bilindiği hâliyle o dönem de, şimdikinden pek farklı olmayarak özellikle ünlü ve soylu kimselerin dâhil olduğu seks partileri yapılır. Grup seksin revaçta olduğu, insanların artık tek sorunlarının tatminsizlik olduğu yaşamlar ancak bu şekilde huzura erer. Ve Sade öylesine cesur bir adamdır ki, tüm bunları dile getirebilir.

Pek çok müzisyene, şaire, yazara, yönetmene ilham olan Sade’ın dünyası görebildiğinizden daha gerçek, hayal edebileceğiniz kadar da acımasız. Şeytanın Avukatı’nın yıllar önce bizlere fısıldadığı kadarıyla oturup koca göbeğini kaşımak dışında bir şey yapmayan, yaratıldığına inanan insanların birer kukla olduğunu fark etmediği, tanrının bir türlü kudretini göstermediği (belki de Sade’ın dünyası öylesine gerçektir ki, oraya tanrı kavramı giremez) bir yer o müthiş dünya. Tevekkül diye bildiğimiz aşamanın asla yanıt bulmadığı bir yer. Gerçek bir yer.

Sade hepimizin sadece bastırdığı, elimize imkânlar geçtiği anda, gerekli koşullarda asla yapmaktan kaçınmayacağımız şeyleri yazdı. İnsan beyninin en ilkel kalan kısmındaki çiftleşme ve şiddet unsurlarının aslında nasıl da beraber işlediğini gözler önüne serdi. Dış dünyada melek gibi görünen, yatak odasında kendince tecrübeler yaşayan insanların varlığına güldü geçti. Bilinçaltınızdaki her şeyi gün ışığına çıkardı. Sorgulama odalarının kör edici ışıkları altına sizleri, bizleri, hepimizi donsuz, gömleksiz, çırılçıplak bıraktı. Ensest vakalarının kum gibi olduğu, her on kadından dokuzunun ilk birlikteliğinin kendi isteğiyle olmadığı, tecavüzlerin gırla gittiği, seri katillerin kol gezdiği, herkesin herkesi becerdiği dünyanın tüm gizlerini göz önüne serdi.

Ve bizler de ortaya çıkan dürtülerimizden utandık, Sade’ın yazdıklarını yaktık. Kimi eserleri neyse ki günümüze ulaştı. Tüm dünya dillerine kattığı kelime Sadizm pek çok bilim dalında incelenir oldu.
Baudelaire gibi müthiş bir şair ondan "Bir kırbaç; upuzun paltosunun altında, akıtır ıssız gecede karanlık ormanda, zevklerin köpüğünü acının gözyaşına," diye bahsetti. Yazdıklarından ve yaşamından etkilenilerek yapılan filmler tüm dünyada sansasyon yarattı. Ve Sade hepimizi gerçeklerle yüzleştirdi.


Son sözler de yine ondan olsun, vasiyetnamesinin en güzide satırlarından, kendini tanımladığı kısım: “Daha önce görülmemiş derecede ahlâksız bir hayal gücüyle, otoriter, asabi, çabuk parlayan ve her şeyde aşırı. Fanatiklik derecesinde ateist. İşte bir kabuğun içerisindeyim ve beni tekrar öldür ya da olduğum gibi kabul et, çünkü değişmeyeceğim.”

2 yorum:

SarhoşKedi dedi ki...

Bu yazının yorumsuz kalmasına gönlüm el vermedi. Ben sadeleştirilmiş bir versiyonunu okudum Justine'in, o bile her midenin kaldıracağı cinsten değildi. İnanılmaz keyifle okudum makaleni. "Asıl edebiyatınsa Sade'ın yaptığı gibi edepsiz olması gerektiğini söyleyip, bu konuyu bir başka tartışmaya bırakıp..." Buradan devam et. (:

Artemisia Gentileschi dedi ki...

blogu taşır taşımaz sözüm olsun. :)

Yorum Gönder