5.04.2009

Bir Erkeğe Nasıl Tecavüz Edilir?


Bir süredir gazete ve dergilerde özellikle yazdıklarını takip etmeye başladığım Hande Öğüt'ün Radikal Kitap'ın 21 Kasım 2008 tarihli 401. sayısında hazırladığı Eril, Cinsiyetçi, Irkçı Katliam başlıklı yazısı özellikle dikkatimi çekmişti. Genellikle kadına dair yazılar karalayan, lâkin bunu kuru öfkeli bir feministlikten ziyade pek çok açıdan sorgulayarak yapan Hande Öğüt bu yazısında da edebiyat dünyasındaki kadın, tecavüz, taciz ve şiddet unsurlarının kesişimlerini ele almıştı. Bunlardan bir tanesi de Ayrıntı Yayınları'ndan çıkmış olan Märta Tikkanen imzalı Bir Erkeğe Nasıl Tecavüz Edilir? adlı kitaptı.



Kitabın geneli, kahramanı Tova'nın gözleriyle ve düşünceleriyle yazılmıştı. Anlatımı konusundaki eksiklikleri, daha doğrusu kopuklukları saymazsak işlediği konu itibariyle güzel bir kitap. Her erkek kitabın adını, yani mâlum soruyu duyduğunda "Olamaz ki!" diye düşünür. O biraz hırçın bir seks deneyimidir en nihayetinde. Ama bir erkek bir kadına tecavüz edebilir. Tecavüz eylemi asla iki tarafa da uygulanabilen bir önerme işareti değildir. Obje kadındır. Kadının bedeni tahrik edicidir, kullanılmaya da kirletilmeye de meyillidir.



Peki nasıl oluyor da tarih boyunca bu değişmiyor? Tatmin olma önceliği her koşulda erkekte kalıyor. Günümüz erkekleri kadını umursuyor, önce o tatmin olmalı diyor, ama bunun için yaptıkları beceriksizce yapılan birkaç müdahaleden ileri gidemiyor. Ve zor kullanmak, kadını cesaret edemediği şeylere, erkek her ne kadar bunun böyle olduğundan emin olsa da, meyletmiyor.



Bazı kadınlar, dişe diş, şiddete karşı şiddette karar kılabiliyor. Ama ceza kanunlarını koyanlar da erkekler olduğu için bir kadının uyguladığı tecavüz için yasalar pasif kalıyor. Hatta inandıramıyorsunuz da yasal mercileri bu duruma. Doğru ya, bir kadın bir erkeğe nasıl tecavüz edebilir ki?



Oysa toplum adına bilinmeyen çok büyük tehlikelere de işaret olabilir bu durum. Annelik iç güdüleri nedeniyle erkekten daha farklıdır kadın. Oysa tarihte adı geçen kadın katiller erkeklerin pabucunu dama attıracak becerideler. Doğada hemen her varlığın dişisi erkeğinden daha baskındır. Oysa insan nesli için durum daha farklıdır. Erkek şiddeti gösteren, kadınsa dengeyi kuran taraf olmuştur. Peki ya modern hayatta dengeler sarsılırsa neler olur? Davranış bozukluklarının neden olduğu işkence ve seri cinayetlerde etken taraf, doğada zaten olduğu üzere kadın olursa olabilecekleri düşündünüz mü?



İşte kitabın en büyük eksikliği de bu sorgulardan eksik olması. Oysa mühim olan eylemin gerçekleşip gerçekleşmemesi değil; bu, kitlesel bir hareket olmaya doğru ilerlerse neler olacağıdır.


Saygılarımla...

3.04.2009

ANGST (1983)



“Angst” kelimesi Türkçe’de karşılığı olmayan Almanca bir kelime. Tanımına gelince, "Yabancılaşma ve yalnızlığın beraberinde getirdiği varoluşsal sıkıntı ve korku" demek. Dönüp geçmişe baktığımızda, sinema dünyasında “korku” hissini bizlere yansıtan pek çok kahramanla karşılaşırız. Ama benim bahsettiğim, filme adını veren cinsten bir korkuya, seri katil/katil biyografilerinden yola çıkan ve polis-katil paslaşmasından ziyade katil gibi düşünmeye sevk eden filmlerde rastlarız.


Kahramanımızın bir adı yok ve filmin tamamında anlatıcı da bizzat kendisi. IMDB’de
“The Psychopath” diye geçiyor. Aralarında Shining’teki hâliyle Jack Nicholson, Henry: Portroit Of A Serial Killer’daki Michael Rooker dahil, on tane psikopatı bir araya koyun ve bunlardan birisi de Angst’taki olsun. En psikopatını seçmeye kalkın ve bu rol için biçilmiş kaftanın Erwin Leder olmadığını söyleyin, ben de size kafa göz dalayım.

Film hapishanede son saatlerini geçiren Psikopat’ın yemek yemesiyle başlıyor, tıraş olmasıyla ve bu sırada da neden hapishanede olduğunu ve genel ruh hâlini açıklamasıyla devam ediyor. “…Bana rüyalarımı sorduklarında onlara çiçeklerden bahsettim. Çiçeklerden. Her zaman sadece çiçeklerden. Aklımda, istediğim her şeyi hayal edebilirdim. Bu dürtüyü kullanmak için yapmam gereken tek şey bütün duygularımı dışa vurmaktı. Kodeste tek başıma olmam benim için iyiydi. Ama şu insanlara işkence yapma dürtüsü bastıramadığım tek şeydi… Biliyorum yine yapacağım, ama bu sefer yakalanmayacağım çünkü bir planım var. Tüm detayları gözden geçirdim. Tek yapmam gereken biriyle tanışmak…” Ve elinde bavulu, bir süre yürür, gördüğü ilk açık olan kafeteryaya girer. Parmaklıklardan kurtulduğu andan itibaren bir saat geçmeden plânlarını (!) gerçekleştirmeye başlar.

Kullanılan müthiş kamera açılarıyla, kahramanımızla birlikte koşuyor, kaçıyor, daha da önemlisi korkuyorsunuz. Ve bu korku, annem duyarsa da beni eşek sudan gelene kadar döverse, diye bir korku değil. Anne ve de aile, dolayısıyla aidiyet kavramınız zaten yok. Hayatınızın yarısından fazlası hapishanede geçmiş. Sınırınız yok. İnsanların dikkatini onları korkutarak çekmek sizi tahrik ediyor ve onlara şiddet uygulayarak tatmin oluyorsunuz. Partnerinizin kıçına attığınız zevk tokadının bir üst seviyesi gibi düşünün. İnsan bilincindeki, en şekillenmeye müsait olmayan dürtüler seks ve şiddettir. Ve bu iki eğilim, size, doğru ve yanlış kavramları küçük yaşlardan itibaren öğretilmediği için, bir aradayken anlam kazanırlar.


Cinayet işlemek de bu sebeplerden gayet doğal bir hâl alır. Ama alışık olduğumuz şey, plân varsa ona bağlı kalınması, katilin soğukkanlı olması ya da bir anlık heyecana kapılıp sonunda pişman olmasıdır. Ama burada bahsi geçen adamın ciddi rahatsızlıkları var ve tedavi edilebilecek türden olduklarını sanmıyorum. Kült film
The Texas Chain Saw Massacre’deki ailenin gerçek hayattan, sosyal yaşamın sabit değerlerinden ve ahlâk kavramından uzakta sürdürdükleri hayatı bu adam tek başına ve tam da modern hayatın göbeğinde yaşıyor. Ani kararlar alıp tüm plânını bir anda iptal edebiliyor. Birisi gözlerinin içine baksa düşündüklerini anlayabileceğinden korkuyor. Kendini ele vermemek için vücudundaki kanı temizliyor, üzerini değiştiriyor ama cesetleri arabanın arkasından çıkarmıyor. Polise, filmin başında gözüne kestirdiği iki kıza ve aynı kafeteryadaki diğer iki kişiye, bagajı açıp da cesetleri gösterirken, onların hissedeceği şaşkınlıktan ve korkudan büyük keyif alıyor.

Kesinlikle emin olarak söylüyorum ki dönemini bırakın şimdilerde bile bu kadar gerçekçi ve yakın plandan cinayet sahneleri bulmak çok zordur. Böylesi bir psikolojiyi normal dediğimiz, ruh sağlığı yerinde olan bir yönetmenin ve senaristin seyirciye yansıtabilmesi imkansızdır. Avusturyalı yönetmen
Gerald Kargl, öncesinde olduğu gibi Angst sonrasında da ortadan kaybolmuş. Senaryoyu birlikte yazmış olduğu Zbigniew Rybczynski öncesinde olduğu gibi animasyon ve kısa filmler yazıp çekmeye devam etmiş ve uzun metraj hiçbir projede de yer almamış.

Sözün özü psikopat olunmaz psikopat doğulur. Angst da sinema tarihi için en mühim filmlerden biridir.

Saygılarımla...