13.08.2009

REDD (Röportaj)


- Öncelikle sizi tebrik etmek istiyorum. Formalite olduğundan değil, gerçekten bugüne kadar dinlediğim en iyi konsept albümlerden birini, en iyi Türkçe sözlü albümlerden birini, en iyi yerli konsept albümü yaptığınız için.
- Teşekkürler, biz de sizi tebrik edelim. Nezaketten değil çok güzel bir dergi, arayüzü, yazıları ile.

- Öyle olmadığınızı iddia eden pek çok insan olmasına rağmen itiraf edeyim ki bu albüme kadar sıradan bir gruptunuz benim için. Geriye dönüp baktığımda da müzikal olarak bir şeyler yapmış ama 21’de tam anlamıyla enerjisini, birikimini, hayal gücünü kullanmış bir grup görüyorum. Sizin için 21 diğer albümlere göre nasıl bir yerde? Bunu kaydederken neler hissettiniz ve şimdi cd’yi elinize aldığınızda neler hissediyorsunuz?

- Bunu kaydederken albümün kısa sürede algılanamayacağının fazlasıyla farkındaydık. Ama bu bizim 4. albümümüzdü. Her albümde sound olarak yenilendik, her geçen sene daha yeni ve özgün olmaya gayret ettik. Bu bizim için bir rutin değil; bir albüm çıkar, konserler yap, yine stüdyoya kapan ve yine bir albüm çıkar. O yüzden bu albümle beraber uzun soluklu bir çalışma içinde bulduk kendimizi bir yıl konser vermeyi bıraktık. Tüm tekliflere kulaklarımızı tıkadık, basınla zaten mesafeliyizdir bunu bir süre görüşmeyelim diyecek kadar ileri götürdük. Tamamen içimize kapandık. 21’in böyle bir sürece ihtiyacı vardı. Yaparken çok yoğun hissettik, uzadıkça yoğunlaştık. Ekiptekiler gaza gelip Türk müzik tarihini değiştirecek bir albüm yapıyorsunuz dediler durdular, bu ülkede böyle bir gelenek ve müzik tarihi olduğuna dair iyimser inançlara sahip olmadığımızdan güldük geçtik elbette. Miksler sırasında Erim (Arkman) Grammy’ye gidiyoruz dedi, o sırada inanıyordu buna. Demek ki güzel bir iş yapmışız. Kimin nasıl algılayacağı, bu ülkenin müzikal algısında nasıl yer bulacağına dair akıl yormak nafile.

CD’yi elimize aldığımızda önce kendimizdeki büyük değişimi somut olarak gördük, sonra dinleyiciye bu değişimi kendi dünyalarına taşıyabilecekleri bir anahtarı; 21’i armağan ettiğimizi düşündük.


- Bestelerin üzerine söz yazdığınızı zannetmiyorum. Ya da tem tersi de mümkün değil sanki. Daha ziyade söz yazımı ve bestelerin yapım süreci iç içe geçmiş gibi ki bu da albümün bütünlüğünün en özel kısmı bana göre. Şarkıların yazım sürecinde nasıl bir yol izlediniz?
- Genelde sözler önceden yazılır diyemeyiz. Şarkıya göre değişir bazen beraber, bazen biri bir diğerinden öncedir. Bu albümün özelliği sözlerden oluşan bir kitap ya da sözsüz bir müzikten oluşan cd ortaya koymuş olsaydık inanın ikisi de aynı hisleri, episode geçişlerini hissettirecektir. Bir araya gelince de ayrılmaz bütün bir kimliği var 21’in.

Herkesin birikmiş bir şeyleri vardı, denedik, sonra stüdyoya kapandık yeni şeyler çıktı.


- 21 konseptini ince ince işlediğiniz verdiğiniz demeçlerden de, şarkılardan da anlaşılıyor. Anne rahminden çıkışından kalp atışlarının duruşuna dek bir karakteri dinliyoruz. Peki bu kadar gerçek, hepimizden bir hikâyenin kahramanına neden gerçek bir isim vermediniz?
- Çünkü o bir rakam taşıyor üzerinde, her birimiz gibi. Dünyaya geliyor, nereye, nasıl bir çevreye, nasıl bir varlık dünyasına geleceğini bilmeden. Sıradan, ama düşlerinde kahraman biri. Bilgeliğe ulaşmaya dair bir inancı var nereden getirdiğini bilmediği. Bir isim ona bir kimlik, cinsiyet, milliyet verecekti. Biz ona daha özgür ve sıradan bir isim verdik 21.


- 21 karakteri geçiş dönemlerinden birinde, masal dinlerken kendini kahraman görmeye başlıyor ve dünyayı anlamaya çalışıyor. Aşık olmasıyla birden sorduğu tüm sorular kesiliyor. “Kaçıp evden uzaklara şehre bakalım aylak aylak” dediği Sancho Panza mı?
- Falan filan’da da hatta bizim daha ilk albümümüzle birlikte redd’in dilinde büyük harflerle yazılan MODERN eleştirisi var. Bizi sınırlandıran her türlü kuşatmalara, güvensizliklere, içinde bulunduğumuz medya, magazin, pop kültürüne, teknolojiye, özel hayatımızın bir parçası olan telefon dinlemelerine gibi. Oysa bütün bunlardan uzak bir tepeye oturup kendi sonunu biçen dünyaya aylak aylak bakmaktan başka yapacak bir şey yoktur. Bunu diyen Don Kişot’un kendisi. Kitaplarını, her şeyini yakarak başladığı yolculuğa ve manifestosuna bir ithaftır.


- Albüm kapağını kim tasarladı? Şarkı sözleri, besteler, düzenleme, prodüksiyon her şey harika. Ama kapak yine şahsi fikrimce bu güzel bütünlüğü tam olarak taşıyamamış. Siz bunu gerçekten beğenmişsiniz ki kullanıyorsunuz ama sanki bu enfes konsepte gerçekten yakışabilecek, aynı fikri sembolize edecek çok daha iyi bir tasarım olabilirdi.
- Tasarım arkadaşımız Adnan Elmasoğlu’na ait. Çok önemli biridir kendisi onunla çalışmak bir şanstı onca işi arasında. Biz çok sevdik konseptin tamamlayıcı elemanlarından biri bu kartonet, heyecan verici.


- Bulutsuzluk Özlemi’nin 20.yılı nedeniyle yapılan etkinlikte sahneye Otomatik Portakal filmini anımsatacak kıyafetlerle çıkmıştınız. 21’in de konsept bir albüm olduğunu ve her parçanın da aslında bütüne bağlı olduğunu düşünerek yeni konserlerde, konsepte bağlı olarak görsel anlamda da izleyiciyi doyuracak herhangi bir şov düşünüyor musunuz?
- Düşünüyoruz, bu konuda da epey yol aldık. Ama henüz biraz daha zamanı var. Önce albüm iyice tanınmalı, ne anlattığımız ve şarkıların sözleri az çok bilinmeli. Dinleyici de bunun bir parçası çünkü.



- Sahnenizi bir kez kanlı canlı görebildim ama röportaj nedeniyle nette dolaşan hemen hemen tüm videolarınızı izledim. Ve kesinlikle eminim ki sahnedeki REDD ne yaptığının gayet bilincinde. Sanki orada doğmuşsunuz gibi hepiniz çok rahatsınız ve enstrümanlarınıza da hâkimsiniz. Bunun sırrı nedir? Sahneden kalabalığa baktığınızda Bruce Dickinson edasında alandaki insanları baş parmağınız kadar küçültmek mi, kendine güven mi, dinleyicilerle olan samimiyet mi? Hepsi mi?
- Biz mesafeli gibi gösterilen bir grubuz. Gösterilen diyorum çünkü biz kendimizi öyle göstermemek konusunda gayretliyiz. Sahnede hiç mesafeli değiliz, kimseyi küçük görmeyiz, ya da yükselerek insanların küçülmesini izleyecek akbabalardan değiliz. Redd sahnede rahat bir grup, 15 yıldır beraber çalıyoruz, orada doğmadıysak bile orada büyüdük. Bir de evet, “bizi anlayan birileri var ve burada tam karşımızdalar” hissi çok güzel, tüm enerjimizi besliyor dinleyicimiz. Bruce Dickinson’la tek ortak yanımız uçak kullanmak.

- Genel olarak şarkılarınızın sözlerine dikkat ettiğimizde, ikiyüzlü bir tavır olan ilişki yumağının iki ucunu dile getirmekten ziyade, tüm samimiyetinizle tek pencereden konuşuyorsunuz. “Kadınları anlayan erkekler” den gına geldiği şu günlerde, bir kadın olarak, erkek şarkıları dinlemek bana çok daha gerçekçi geliyor. Bu konuda gelip sitem eden oluyor mu hiç?
- Oluyor galiba bazıları bize bunlar sanki kadın elinden çıkma sözler demişti önceki albümlerde. Bu albüm içinde 21 için erkek dediler, vicdani redd’e takıldılar, askerlik vesaire… oysa kadın erkek tüm bu süreçlerin ya öznesi ya da tanığı. O yüzden özellikle bir cinsiyete rezerve edilmiş müzik yapmıyoruz.


- Kurzweil endorser’ı seçilen çok yetenekli bir adam da var grubunuzda. Başka isimlerle başka projelerde de çalıştı ama ben İlke’nin bu konuda solo çalışmaları olup olmadığı sormak istiyorum.
- İlke’de doğuştan gelen bir yetenek var galiba bu endorser da onun bir ödülü. Yavuz Çetin’in bir albümünde çalmıştı. Redd’den bu yana herhangi bir solo çalışması yok. Grupta kimsenin böyle bir eğilimi yok aslında. Belki olur gelecekte, kim bilir?

- “Öperler” şarkısına çektiğiniz video klip geçmişte sansüre uğramıştı. Göbekten yene€n zeytin durumundan daha “edepsiz” de sayılmazdı ama uzun zamandır gündemden düşmeyen bir konu sansür. Hele de içine girilen küçük kaygan deliklerin dile gelişinin cesaret sayıldığı günümüzde sizinki çok daha büyük cesaretti. Bilmek istediğim klip yayına girmeden önce sansür ihtimalini düşünmüş müydünüz?
- Sizin sorunuz da cesur… Hayır düşünmedik hiç. Klip sansür yemedi aslında gecikti bir süre. Çünkü Fatih Akın bir Sezen Aksu klibi çekmişti bizden hemen sonra. Tesadüf ama yine bir otel odası ve kızlar vardı klipte. Müzik kanalları da o videoyu seçtiler, benzeyen iki videoyu aynı zamanda döndürmek istemediler.

- Hemen her röportajda Vicdani Redd şarkısıyla ilgili sorular gelmiş. Şarkının sadece askerlikle ilgili olmadığını da bunlardan öğrendik. Hatta sizlerin olgun yaşlarda askere gidip geldiğiniz için bu durumdan çok etkilenmediğinizi de biliyoruz. Profesyonel askerliğe geçilecek vaatleri verilirken askerliği yapma süresinin standartlaşacağı (hepsinin uzun dönem olacağı) haberi geldi geçenlerde. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
- Kafamız karışık, pek gerçekçi bulmadık bunu. Uygulaması zor bir durum. Bazı insanlar üniversite okuyamıyor, hatta ilkokul bile okumamış, okuma yazma bilmeyen asker arkadaşlarımız oldu 21. Yüzyılda bile. Bunu mesele edeceğimize herkesi askere almaya çalışıyoruz, ayrımcılık yapmamak güzel biri üniversite okuyamadığı için okumuş olanın üç misli hayattan uzak kalıyor. Bir düzenleme gerekli, ama bu büyük sosyal eşitsizliği sadece askeri üniforma için değil, hayatın her yerinde ele alınmalı.


- Suya sabuna dokunan bir grupsunuz ve tepkinizi vermekten de çekinmiyorsunuz. Peki genel anlamda siyaset müzik (hatta sanat) içerisinde ne kadar var olmalıdır? Dinleyici olarak faşist bir grubun propagandasını yaptığı bir şarkıyı sadece müziğine bakarak değerlendirebilir misiniz? Ya da müzisyen olarak vatan millet Sakarya nidaları atan bir grupla aynı sahneyi paylaşır mısınız?
- Sanat siyasetin içinde tadında var olmalı, ama istediğinde sesini sonuna kadar açacağının bilinciyle. Leo Ferre’nin bir sözü vardır “mikrofon bir silahtır adamı öldürür” bu nedenle mikrofondan çığırtkanlık yapmak, bir ideolojiyi yaymaya çalışmak tehlikeli bir oyundur. Redd olarak faşist, iktidar yanlısı, hocacı bir grupla; bir yere fazlasıyla ait, bundan beslenen bir grup ya da kişiyle aynı atmosferi solumayız. Vatan, millet Sakarya’nın kıvamı önemli. Çoğu zaman yanlışları da olsa güzel bir ülke, içinde güzel ve farklı insanlar yaşıyor. Herkesin özgürlüğüne saygı duyan, Kürt, Çerkez, Ermeni, Ateist, İnançlı ayrımı yapmayan demokratik ve doğru olan sevme biçimlerine diyecek sözümüz yok.

“Ya sev ya terk et”; “ya dinle ya da sağır ol” demek bizim için aynı. Faşizan, her türlü ayrımcılık ise tahammül sınırlarımızdan uzak.

Not: Röportaj, Siyah Beyaz Dergisi'nin Haziran 2009 sayısında yayınlanmıştır. Bkz. http://www.siyahbeyazonline.com