29.05.2010

“Güzelliğe İlahi” (A Love Story)



Baudeliare’e, onun “hastalıklı” imgeleriyle, ithaf edilmiştir…


Boş mezarlıktaki yankı adamı bir anda ürkütmüştü. Duyduğu ses, mezardan çıkardığı tahtaların birbirine değerken çıkardığı tıkırtıyla kıyaslandığında, bir kapının dikkatsizce çarpılması gibi duruyordu. Civarda başka hiçbir ev olmadığına göre mezarlığın güney ucunda bulunan bekçi kulübesinin kapısının sesi olmalıydı. Zihninden kulübe ile bulunduğu mezarın arasındaki mesafeyi hesaplarken, bir yandan da mezardan çıkardığı cesedi kucaklamaya çalışıyordu.

Elinde tüfeğiyle çıkan bekçi açık pencere ile kapı arasındaki hava değişimi nedeniyle, kapının, kendisi çıkar çıkmaz çarpacağını tahmin etmemişti. Bu sesin aylar sonra yeniden mezarlığa dadanan hırsızları kaçırmamasını umuyor, bir yandan da bu gece uyku haplarını almayı unuttuğu için tanrıya şükrediyordu. Haplarını almış olsa büyük ihtimalle hırsızların çıkardıkları sesi duymayacaktı. Kahrolası haplar uykusunu öyle derinleştirmişti ki, günlerdir deliksiz uyuyordu.

Kapılarını açık bıraktığı arabadan içeri cesedi bırakan adam direksiyonun başına geçer geçmez bir dakika dahi beklemeden arabayı çalıştırdı. Yoluna çıkan taşlara, kedi ve köpeklere dikkat edemeden, sağa sola çarparak ilerliyordu. Bekçi mezara ulaşmış ve içinin boş olduğunu anlamış olmalıydı. Başkalarını toplamadan ve kasaba halkı peşine düşmeden önce gözden kaybolmalıydı. Asfalt yola ulaştığı anda derin bir oh çekmek için vaktin geldiğini düşündü. Dikiz aynasından arkada hareketsizce duran cesede bir göz attı.

Mezarın içine tuttuğu el fenerinin ışığında cesedin çalınmış olduğunu anlayan bekçi küfürler yağdırmaya başlamıştı. Lanet olası hırsızlar bu sefer tamamını götürmüşlerdi. Belli ki çarpan kapının sesini duymuşlar ve telaşlanmışlardı. Hızla kulübeye koşup jandarmayı aramalıydı. Onlara hemen ulaşabilirse hırsızlar ana yola çıkmadan yetişebilirlerdi.

Ama artık çok geçti. Çünkü araba kasabadan fazlasıyla uzaklaşmış ve son sürat ilerlemekteydi.

***

Normal bir evden farklıydı geldikleri sığınak. Yakub Cemil, yıllarını ve büyük bir serveti bu köşkü inşa ettirmek için harcamıştı. Hayattaki tek aşkı Esma, sonsuz yaşama adım attığı andan itibaren büyük bir sevinçle onu bu köşke getireceği anı beklemişti. Daha önce pek çok kadının çığlıklarının yankılandığı duvarlar bugün Yakub Cemil’in kahkahalarına ev sahipliği yapıyorlardı. Son nefesini vermesine şahit olamadığı, o an gözlerinin derinlerine bakamadığı için onun üzerindeki tanrısallığını kaybettiğini düşünüp üzülüyor ama birazdan olacaklar için, yeniden Esma'ya sahip olabileceği için de çok seviniyordu. Ailesinin Esma için hazırladığı cenaze merasimi sürdüğü sıralarda Yakub Cemil de onun odasını hazırlıyordu. Ve bir koşuşturmanın ardından sessizliğin hüküm sürdüğü köşkün bu özel yeri sanki gelinini bekleyen bir oda gibiydi.

Yatağın kenarındaki sehpada biri boş biri dolu iki şarap kadehi duruyordu. Çözülen kefenin içinden kafası ve omuzları görünen Esma, beyazlar içinde bir geline benziyordu. Yatağın ucunda bir köşede oturmuş onu izleyen Yakub Cemil, bir an kafasını kaldırıp sehpanın üzerinde duran kadehlere baktı. Sanki boş olan işlediği suçu, dolu olansa aslında bunu aşkına olan sadakat için yaptığını simgeliyor gibiydi. Fırtınanın bastırdığını, yağan delice yağmurun sesinden anlamıştı. Sanki yağmur da, gökyüzü de onları bu saklandıkları sığınakta dışarıdaki her tehlikeden korumak ister gibiydi.

Bir gün önce güneşin battığı sıralarda, alt kattaki gizli odalardan birinde, Yakub Cemil’in ısırarak kopardığı meme ucundan akan kan nedeniyle gözlerini kapamıştı Esma. Ama ne yazık ki, tam da o sırada köşkü basan kasaba halkı o değersiz ölümlü yaşamın bitmesine izin vermemiş, doktora yetiştirmek için alıp götürmüşlerdi Esma’yı ve bu sabah güneşin doğuşuyla yeniden gözlerini açacaktı işte sonsuz yaşama. Gerekli ritüeller gerçekleşmeden önce, onun cansız bedeniyle sevişmek istiyordu. Ritüelin en gerekli parçasıymış gibi duran donuk renkteki dudaklarını öpmek, o parçayı kendi bedenine doldurmak için testi gibi görünen ağzına kendi ağzını dayamak niyetindeydi. Ve bunun için iyice yaklaştı Esma’nın bedenine. Sanki bir anda gökten inivermiş, yıldızların getirdiği, aslında her şeyi yutan ama onu Yakub Cemil’e bağışlayan bir kara delikten inmiş gibiydi. Başkalarının inandığı tanrı, Yakub Cemil’in sadakati nedeniyle Esma’nın eteklerinde sürünen bir köpek gibiydi artık. Ve bu sabah güneş doğduktan sonra her şeyi yöneten Esma olacaktı. Kimseye hesap vermeyeceklerdi.

Sonsuz yaşamın kör kuyularında hapis kalan cesetleri çiğnemişti Esma. Yakub Cemil onu toprak yığınlarından kurtarmıştı. Bedeninin çürümesine izin vermemişti. Birlikte çıktıkları mezarlıkta, üzerinde yürüdükleri aciz, toprakta kalmaya mahkûm bedenleri ezerlerken çok eğlenmişlerdi. Belki ölümlü hayatını terk etmeden önce çok yakmıştı canını ama şiddet bazen bir ödüldü ve o anda da çok kıymetliydi. Tıpkı boynuna çok yakışabilecek, harikulade gerdanını süsleyebilecek bir inci kolye gibi, hatta ondan daha da değerliydi.

Yakub Cemil, kadehlerin yanında duran bıçağı aldı ve kefenin geri kalanını Esma’nın ayak parmaklarına dek kesti. Kendisine bahşettiği acının odak noktasını, kopan meme ucunun olduğu yeri görmek istiyordu. Kasıklarından başladı. Sonra göbeğinin olduğu kısmı kesti. Gergin, kibirli, onurlu göbeğine dokundu diğer eliyle. Merdivenlerden içeri giren toprak kokulu nemli rüzgâr bir anda odaya ışık veren kandili sarstı. Kendi etrafında pervane misali dönen kandil, bulunduğu yerden düşüp kırıldı. Odaya ışık veren bir tek kandil kalmış oldu. Bu da ayinin bir parçası gibiydi. Birazdan tek vücut olacaklardı ve şu anda bir tek kandilin ışığında sevişmeye başlamışlardı. Diğeri kutsanmış, küle dönmüştü sanki. Yüzüne doğru eğildi Esma’nın. Soluğunu dudaklarına bıraktı aşkının. Birazdan güneş doğacak ve Esma şu anda olduğu göklerden belki de cehennemden çıkıp gelecekti. Tüm güzelliğiyle sonsuzluğun kapısına varacaktı. Ona hizmet ediyor olan şeytanlar, melekler, sirenler ve hatta güzelliğiyle kıskandırdığı tanrılar bir kalemde, bir tek adımda geride kalacaklardı. Şu anda çırılçıplak bu yatakta yatıyor olan kadife gözlü peri, odaya hükmeden o muhteşem çürüme kokusuyla, sonsuzluğun simgesi bembeyaz teninin yaydığı ışıltıyla ve tüm ahengiyle evrenin bütün varlıklarından daha hafifti, daha güzeldi...

***

Kendini bu güzellik karşısında çirkin, aciz görüyordu Yakub Cemil. Sehpanın çekmecesine uzattı elini. Açtı ve içinden çıkardığı yirmi iki kalibre tabancayı aldı eline. Birazdan gün doğacak ve Esma sonsuz yaşama adım atacaktı. Zihninde, tetiğe basacak olan eline yapacağı eylemi emreden bir ilahi vardı. Sonsuz yaşama bu Güzelliğe İlahi'yle, birlikte adım atacaklardı. Sonsuza kadar birlikte olacaklardı. Yüzünü yeniden Esma’nın yüzüne yaklaştırdı Yakub Cemil, tabancayı kendi kalbine dayadı. Hızlanan kalbinin her atışını ağzının içinde hissediyordu. Odadaki tek ses de sanki buydu. Ta ki basılan tetiğin çıkardığı ses onun yerini alana dek. Ağzından çıkan son cümleler bu ilahinin ilk dörtlüğü olacaktı, nefesi yetebilseydi:

"Yerden, yardan mı çıktın, gökten mi, ey Güzellik?

Senin o tanrısal ve cehennemlik gözlerin,

Boşaltır bir kadehe hem suç, hem de iyilik,

Ve bu yüzden şarapla kıyaslanabilirsin..."*


(*: Baudelaire, Güzelliğe İlahi / Kötülük Çiçekleri / Çev. Ahmet Necdet)

*Bitmemiş romandan, biten birkaç tümce...*

17.05.2010

EVEREVE - SEASONS (Albüm Kritiği Ya da Kalp Sancısı)

Not: Bu kritik PasifAgresif sitesinde 25.09.2009 tarihinde yayınlanmıştır. Burada da bulunsun istedim. Albüme verilen not, albüm bilgileri ve hatta fotoğrafları dahi değiştirmedim. Birkaç fazladan video artısı oldu sadece. Okumakta zorlanan olursa, şimdiden özür dilerim ama EverEve de kuru kuru okunacak bir grup değildir. Her bahsettiğim anı, dinleyerek yaşayın istedim.


EverEve pek çok kaynakta da belirtildiği üzere “ForEVER EVEning” kelimelerinden yola çıkarak ismini almış bir grup. Tarzları için yazılanlardan ortaya çıkan en kapsamlı ve uç tanım da senfonik industrial metal, orkestral cyber goth electro metal. Ebesinin damı diyenleri işittim o nedenle açıklamama izin verin

Grup synthesizer tonlamaları, elektronik hatta daha ziyade industrial bölümleri, ünlü dj’lerle yaptıkları mix çalışmaları, şimdiki vokalleri Michael Zeissl’ın “patlamış” da “düşmüş” tavırları ve de tipiyle metalin etkilenebileceği en uç noktaları kendine uğrak mekânı yaptı. Ama bunun yanında sözleri ve de “metal” kısmında ait olduğu nokta da doom/gothic metal diyebiliriz. Böyleyken grubu tanıtmak için, kurulduğu 1996 senesinden bugüne türlü modern etkilere maruz kalmış, sadece industrial kalamayacak kadar melodik olan modern bir gothic grubu diyebilirim.

Bu satırları yazan insanın, uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan bir grubun, kurulduğu sene yaptığı albümünü seçmesi bir yana, normalde “gothic” dendiğinde topuklamak dışında pek eylem seçeneği olmadığını en baştan kabullenin. Bunun en güzel örneğini yapan zaten Lacrimosa. Bunun yanına bir de Penumbra ekleyin. Benim bu türde dinlenebilir gördüğüm üçüncü grup da EverEve. Savunmamı layıkıyla yaptığımı düşünüyorum ve sizlere EverEve serüvenini anlatmaya başlıyorum.

Grubun gelmişini geçmişini üç bölümde inceleyelim. Ama bunu yaparken geriye doğru gidelim ki hem deneysel, entel dantel bir hava yakalayalım, hem de sözü asıl getirmek istediğim kısma getirmekte zorlanmayayım.

2009 bitmeden yayınlanmasını umduğum yeni albümle ilgili bildiğimiz yegâne şey, Mayıs ayında yaptıkları açıklamaya göre, albümün adının “E-Mission” olacağı. Yayınlanmış olan son albümleri “Tried & Failed” 2005 yılında çıkmıştı. 2003 albümleri “Enetics” (tam adı “Enetics - 11 Orgies of Massenjoyment On the Dark Side of the Planet”) ve “E-Mania” albümüyle birlikte bu üçünde grubun vokali, kurulduğu günden bu yana aslında synthesizer sorumlusu olan Michael Zeissl idi. EverEve müziğinin orijinalleşmesinde en büyük paya sahip olan synthesizer tonlamaları başka hiçbir gruba yakışmayacak kadar gruba özel. Bu albümlerin, grubun “cyber” takı(ntı)sını tam anlamıyla karşıladığını söylersek yanlış olmaz. Bu nedenledir ki birazdan değineceğim ilk dönemini seven pek çok insan son üç albüme kulak vermeye bile tenezzül etmemekteler. Her biriyle ilgili çok uzun detaylar verebilirim ama zaten yeterince uzun olacağından emin olduğum kritiği biyografi formatına sokmak istemediğimden, bu üç albümden favorim olan şarkıların adlarını yazıp ikinci bölüme zıplıyorum. “Enetics” albümünün klip de çekilen şarkısı Her Last Summer tek kelimeyle mükemmeldir.

“Tried & Failed” albümünden A Scornful Love ve You’re Mine da bir o kadar güzel şarkılar. Hem synthesizer bölümlerini hem de vokal görevini üstlenen Michael’ın kendi içindeki tutarlılığı, yani melodilerin vokalle olan uyumu gerçekten nefis.

“E-Mania” albümündeyse ilk iki şarkı K.M. (Most Terrible God) ve Pilgrimage tüm albümü taşıyabilecek, albümün gerisini bitse de başa dönse diye bekletebilecek kadar da iyi şarkılar. Bunların yanına bir de Someday’i, (özellikle bas gitar hatırına) ekleyebilirim.

Gelelim ikinci döneme. Grubun asıl vokali Tom Sedotschenko 1 Mayıs 99’da intihar eder. Bu konuyla ilgili çeşitli dedikodular varsa da biz işin spekülasyon kısmıyla katiyen ilgilenmediğimizden (yalan) bunu atlıyoruz. Aynı sene yayınlanacak albüm “Regret” için kardeş bir Alman gothic grubundan (Thanateros) Benjamin Richter EverEve’e eşlik eder. Önceki iki albüme göre metalden uzaklaşma yolunda olan grup melodik yapısını bir yandan korumaya çalışarak industrial bir kılıfa bürünmeye başlamıştır. Hem bu yapıya ait olup hem de melodik kalmakta ısrar etmek bisiklet kullanırken seks yapmak gibi bir şey. Biraz da o nedenle EverEve ne goth club’ların gözdesi oldu ne de metal dinleyicilerinin çok önemsediği bir grup. Grubun bu albümden sonra çok daha industrial olduğunu, melodik yapısının oldukça zayıfladığını ve kullandığı asıl logosunun yerine daha sade bir fontla olanı tercih etmesi de bunu kanıtlar nitelikte.

Albümden Misery’s Dawn ve Dias Irae (Grave New World) çok güzel şarkılar. Ama özellikle değinmek istediğim albümde yer alan 60’lı yılların en önemli gruplarından The Animals’a ait olan House Of the Rising Sun cover’ı. Hemen aşağıda şarkının orijinal hâlini ve onun altında da EverEve yorumunu göreceksiniz. Aynı şarkının bir de Sentenced yorumu vardır ama zannımca EverEve’inkinin yanına yaklaşamaz.

Ve işte sözün başlaması gereken yerde, ilk bölümdeyiz. Tom Sedotschenko’nun intiharı öncesinde “Stormbirds” ve “Seasons” albümleri kaydedilir. Stormbirds albümünün özellikle kitapçığı nefistir. Kapakta ön planda siyah bir kuğu vardır. Geride ise göç etmekte olan başka kuğular görülür. Buzların içinde duran bu kuğu arka kapakta donarak ölmüştür ve yalnızdır.

Albümü dinlerken koskoca bir bütüne kulak verdiğinizi düşünebilirsiniz. Bir sonraki paragrafta da değineceğim konu bu albümde biraz farklı şekilde verilmiş. Şöyle ki, albümde dokuz dakikalık da, altı dakikalık da ve hatta kırk iki saniyelik de şarkı var. Nefis bir intro ile başlayan albümün bazı şarkıları kendinden önceki kısa geçiş şarkılarıyla bağlantılı. Escape ve One Lucid Wings, Dedications ve Stormbirds şarkıları çok güzel.

"Seasons"a gelince grubun ilk albümü olsa da kurulduklarından iki sene sonra yayınlandı. Milyonları peşinden sürüklemese de sonrasında çıkardıkları albümlerin hiçbiri (hepsi kendi çapında hayırlı evlatlar olsalar da) Seasons kadar başarılı olamadı. Bunda muhtemelen grubun vokali Tom’un büyük payı var. Ha diyeceksiniz ki Tom’un vokal olduğu Stormbirds neden Seasons kadar iyi bir albüm değil? Bunun sebebi grubun bu muhteşem albümün sevilip sayılması, adını epeyce insana duyurmasının ardından, bu albüme ayırdığı özveriyi Stormbirds’de gösterememesi olabilir. Aralarında neredeyse bir sene var iki albümün. Tom’un Seasons’a nazaran ikinci albümdeki performansı da oldukça düşük. İlk albümdeki fısıltılı ve clean vokalleri neredeyse yok. Grubun bir çeşit konsept albüm yapma kaygısı, ileriki albümlerde arz-ı endam eden “deneyişleri”nin -az da olsa- etkisi, klavyenin gitarlarla birlikte melodileri sırtlamasındansa, sonraları başka başka gruplarda da gördüğümüz üzere “atmosferik” bir hava yaratmaya çalışması da, “Seasons”ı yüceltirken sonraki albümleri ona nazaran daha geri planda tutuyor.

Ha işin ilginç tarafı, her şeyi bir yana bırakıp da “Seasons” albümünü tek başına değerlendirdiğimizde ortaya çıkan şeyin kusursuz olması. O da kendi çapında konsept bir albüm. Az evvel bahsettiğim “Stormbirds” albümünde de uygulanan geçişlerle şarkıları birbirine bağlama hadisesinin kralını bu albümde görüyoruz; bundan iyisi ancak Boysetsfire’ın dağılmadan önce yayınladığı son albüm “The Misery Index - Notes From The Plague Years” olabilir.

“Seasons” albümünün özellikle melodik yapısı gothic metalden ziyade bambaşka diyarlara yakındır. Albümü ilk dinlediğim seneleri hatırlıyorum da Katatonia “Brave Murder Day”, Amorphis “Elegy”, Paradise Lost “Shades Of God” kasetleriyle yan yana dururdu. Ve hissettirdiği şeyler de hemen hemen aynıydı.

Her şarkının çok başarılı olduğunun altını özenle çizsem de, özellikle iki şarkının benim için önemi çok fazla: klip de çekilen çıkış şarkısı Prologue: The Bride Wears Black ve nefis gitarlarıyla, muhteşem klavye bölümleriyle metal tarihinin kesinlikle en can yakıcı şarkılarından olan A Winternight Depression. Başka herhangi bir şey, en azından benim canımı bu denli yakamaz sanırım. Ha başlıkta da dediğim gibi belki Antony & The Jhonsons.

İngilizce’den sonra en çok Almanca sözler yazsalar da başka dillerde de şarkıları mevcut olan EverEve’in her dönemi dinlenesi olsa da özellikle bu albümü “hayat kaydıran” cinstendir. Eğer şimdiye dek dinlemedinizse mutlaka bir şans vermelisiniz.

10/10

Albüm Bilgileri:

Çıkış Tarihi:

1996

Label:

Nuclear Blast

Web:

www.evereve.net

Tracklist:

01. Prologue: The Bride Wears Black
02. A New Winter
03. The Phoenix / Spring
04. The Dancer / Under a Summer Sky
05. Twilight
06. Autumn Leaves
07. Untergehen Und Auferstehen
08. To Learn Silent Oblivion
09. A Winternight Depression
10. Epilogue

12.05.2010

REDD - 21 (Albüm Kritiği Ya Da Bir Hayat Hikâyesi)

Not: Bu kritik PasifAgresif sitesinde 23.06.2009 tarihinde yayınlanmıştır. Burada da bulunsun istedim. Albüme verilen not, albüm bilgileri ve hatta fotoğrafları dahi değiştirmedim.

Bu albümdeki olayların ve kişilerin kesinlikle gerçek hayatla ilgisi vardır.

Redd, adını ilk duyduğum günden beri, çıkış yaptığı şarkılarına da albümlerine de şöyle bir göz atıp geçiştirdiğim bir grup oldu. 21 albümü piyasaya çıktığı anda, bir anda herkes onlardan bahsetmeye başladı. Genelde işin popülaritesinden ziyade müzikalitesiyle ilgilenen insanlar özellikle iki şeyin üzerinde duruyorlardı. Redd, Pink Floyd’dan etkilenişini gözümüze sokmuştu, bunu da gerçekten kaliteli bir albümle yapmıştı.

Yaklaşık bir ay önce kendileriyle yaptığım bir röportajda da özellikle üzerinde durmuştum, Redd bugüne kadar dinlediğim en iyi konsept albümlerden birini yaptı. Bunu söylerken hem yerli, hem de yabancı piyasayı göz önüne alıyorum. Ve şimdi yılbaşı hayaletiniz olup sizi geçmişe doğru kısa bir yolculuğa çıkarıyorum. Sıkı tutunun.

Konsept albümü fikrinin farklı şekillerde kullanımları olmuştur muhakkak. En genel anlamıyla A’dan Z’ye her şeyiyle bir bütün olan albümleri düşünüyoruz. Ve bu tanımı bence hakkıyla veren en önemli albüm “Dark Side Of The Moon”dur (Pink Floyd). Oz Büyücüsü diye bildiğimiz The Wonderful Wizard Of Oz masalıyla ilgilidir. Masalın muhteviyatından mütevellit (failatun failatun failatun failun) simgelediği her değer de Pink Floyd’un dâhiliğiyle tam bir şahesere dönüşür. İşte 21 albümünün Pink Floyd (tam orası evet) ile birlikte anılmasının öncelikli sebebi de bu albümdür. Ben bunu araklama ya da benzetme olarak kullanmak istemiyorum, zira alâkası yok. Tüm çocukluğu ve ergenliği boyunca Stephen King okumuş bir adamın korku/gerilim hikâyeleri yazmasından daha acayip bir durum da değil bu.

David Bowie’nin “Outside”ı, Genesis’in “The Lamb Lies Down On Broadway”i, WASP’in “The Crimson Idol”ı öncelikle söyleyebileceğim konsept albümü dendiğinde mutlaka hatırlanması gerekenler. Peki, Türkçe sözlü albümlerden hiç böyle emek harcanmış, kafa patlatılmış çalışmalar olmuş mudur? Elbette ki. Benim tavsiye edebileceğim Gökhan Kırdar’ın “Trip”i ve Zuhal Olcay’ın “Küçük Bir Öykü Bu”su. Özellikle Gökhan Kırdar’ın müzikal anlamda yaptığı en iyi iş olması bir yana, sanat ve edebiyat dünyasındaki her sapık gibi, iç dünyasındakileri bastır(a)madığı bir an olmuştur ve “Trip” de bunun ürünüdür. Zuhal Olcay’ın konsept albümü ise daha kadınsıdır. Bu iki nadide eser bir yana gayet cesur bir başka konsept albümü denemesini de İlhan İremKoridor” ile yapmıştır. Garip ve de alâkasız bir tesadüf ki bu albümde de Redd’in albümündeki gibi “Don Kişot” adlı bir şarkı vardır. (“Uçuyorum durmadan ben pilot muyum, yel değirmenlerine karşı Don Kişot muyum,” gibi eşsiz sözleri eminim hatırlayanınız vardır.)

İşte Redd’in albümü tam olarak adını andığım yerli konsept çalışmalarının hepsinden daha iyi durumda. A’dan Z’ye her şeyi tam anlamıyla konsepte uygun. Ve işte şimdi neden bu albüme bu kadar yüksek not verdiğimi, neden herkesin Redd’den bahsettiğini anlayacağınız kısma geldik. Albümün kahramanı 21. Ona gerçek bir isim vermenin, kimlik, cinsiyet ve milliyet vermek olduğunu düşünmüşler ve bu yüzden bir sayı vermişler. “Dark Side Of The Moon” albümüyle bir diğer benzerliği olan kalp atışı kullanma hadisesi, en az oradaki kadar tamamlayıcı bir unsur olmuş. Toplam yirmi bir şarkının olduğu albüm bir doğum anıyla başlıyor ve dünyaya gözleri açan 21’in ağzından dinliyoruz öykünün tamamını.

Küçücük elleriyle dünyaya tutunmakta zorlanan, değişmek zorunda kalacağını bile bile yaşamaya çalışan meraklı 21, hayal kurmayı ve oyun oynamayı öğreniyor. Öğrenmesiyle birlikte terk edilme korkusuyla umut etmenin getirebileceği hayal kırıklığı ve mutluluğun çelişkisiyle tanışıyor. Farkına varmaya başladığı anda Tanrı’yı sorguluyor, akabinde de klip çekilen şarkı Don Kişot geliyor. Tabi ki konseptten sapmadan oluyor bu da. 21, modern hayatının tüm acımasızlığı bir yandayken evden uzaklara kaçıp şehrin ışıklarını izleyen Don Kişot gibi hissediyor. Hikâye devam eder, kahramanımız hayatı sorgulamayarak yaşarken askerlik söz konusu olur. Kimine göre 21 askere gider, kimine göre de askerlikte bir erkeğin yaşabileceği sorunları kendi dünyasında görebilen bir kadının vicdani reddidir bahsedilen. İnsanın öz güvenini yerle bir eden, kendince mantıklı dayanakları olan bambaşka bir dünya vardır, 21 kendini bir anda orada bulur ve kendini, hayatını sorgular.
Gerçek dünyaya döndüğündeyse adapte olmaya çalışırken aşık olur. Aşık olduğu insan kaçar, 21 kırılır, bir şeyler yaşanır ama hayat şartları mutlu olmalarına izin vermez. Bir taraf gidip kendi renkleriyle yaşarken 21 mutsuzdur. “Küçük bir çocukken uçmayı isterdim, ben hayal kurdukça biri bozuyor sanki hâlâ” deyişi hem üzüntüsünü hem karamsarlığını anlatmaya yeter de artar. Kendini toparlamak için zamana ve düşünmeye ihtiyacı vardır. Hayatta kalmanın zorluğuyla gerçekten kendini mutlu eden şeyleri kıyaslar. Özgürlüğünün nerede bittiğini düşünür, evcilleşmeye çalışırken nasıl da paramparça bir ruhla dolaştığını ve gerçeği düşünür. Albümün en başındaki kalp atışlarını duyarız yeniden. Sonunda çözer 21 de her şeyi. Masum kalmalı, umudunu kaybetmemeli, evrimin en başına gitmeli der ama elinde kalan biraz umut bir de ruhudur. Bunu fark ettiği ansa ölüme yaklaşmıştır. Ve kalp atışları durur.

Bugüne kadar Bosna Katliamı’nı, seri katilleri ya da bir tek temayı konu alan pek çok konsept albümü dinledik. Bu konuda en başarılı örnekleri verenlerden biri de King Diamond oldu. Bütünlüğü kaybetmeme açısından Redd’in en çok yaklaştığı isim de Pink Floyd’dan sonra King Diamond. Ama müzikal anlamda Redd çok daha geniş kitleye hitap edebilecek güzellikle bir çalışma yapmış. Alternatif rock, modern rock, hard rock, progresif rock, pop rock dinleyen hemen herkes bu albümü kolayca dinleyebilir. Dinler ama özümseyebilir mi ondan biraz şüpheliyim. Hem gitar tonunun güzelliğiyle mest olmak, hem davul ataklarına kulak kesilmek, hem sözlere kulak vermek, hem de vokal kullanımının ustalığını ayırt edebilmek için çok dikkatli dinlemek gerek. Opera ve sahne sanatçısı olan, solo anlamda da gerçekten çok iyi bir kariyere sahip vokal Doğan Duru yeteneğini ve bilgisini belli ki Redd için de en iyi şekilde kullanıyor. Tam bir tiyatro/müzikal oyuncusu becerisiyle şarkılara kişilik yükleyebiliyor. Yazdığı muhteşem sözlerle de albümün lirik ve vokal melodisi anlamında çok başarılı olmasının en büyük sebebi kendisi. Bahsettiğim liriksel temalar sadece kişisel sorunlar ya da hayatla ilgili de değil. Özellikle kendi bloglarında ve verdikleri röportajlarda görülen bir durum daha var ki Redd “Turgut Özal gençliği” ekolünden gelmiyor. Gayet mantıklı, gayet düşünen, gündemi takip eden, dünyanın nereye gittiğiyle ilgilenen, ekolojik dengeyle de işçi sınıfının yıllardır süren mücadelesiyle de, aşkla da aynı oranda ilgili. Çok daha basit sözlerle çok daha fazla insana hitap edebilecekken bu yolu seçmiş olmaları onların müziği ne kadar sevdiklerini, birileri için değil kendilerini bu şekilde ifade ettikleri için var olduklarını gösteriyor.

Sadece Doğan Duru değil, gruptaki her bir müzisyen kendi alanında çok yetenekli. Hepsinin biyografisinden uzun uzun bahsetmek niyetinde değilim ama özellikle klavye (hammond organ) ile gruba eşlik eden İlke Hatipoğlu’ndan birazcık bahsetmeliyim. Yavuz Çetin’in "Satılık" albümünde de yer almış olan İlke aynı zamanda Kurzweil endorser’ı seçilmiş. Bu ne demek bilmeyenler için açıklayalım. İlke piyano ve klavye konusunda çok yetenekli, bu yeteneğini keşfeden, halk arasında org diye bildiğimiz ama tüm dünyada kullanıldığı şekliyle dünyaca ünlü bir “synthesizer” markasının bu adamla kendilerini tanıtması için anlaşması demek. İlke’nin parmaklarındaki sihri görmek için blog sayfalarına bir göz atmanız kâfi.

Müzisyenlik, prodüksiyon, söz yazımı, girişilen konsept albümü projesinin başarısı, her şey mükemmel. Prodüksiyon hakkında da iki üç kelime etmeye kalkarsak; albümün kayıtları MMA ve Garaj stüdyolarında, mastering işlemleri ise İngiltere’de yapılmış.


Peki bu albüm neden 8 aldı? Çünkü berbat bir kapağı var. Kartonetin genel olarak güzelliğinden, arşivsel değerinden ya da Adnan Elmasoğlu’nun yeteneğinden bahsetmiyorum, bunlara da söyleyecek lafım yok. Bu çalışma için çok emek harcandığı aşikâr. Ama kapak çalışması amatör bir grafikerin elinden çıkmış gibi. İşlediği konu, hadi onu da geçtim işlenen konuyu simgeleyen her şey de (bebek, göbek bağı, ağaç) sabit kalsın. Çok daha başarılı bir tasarım olabilirdi. Hatta olmalıydı. Müzikal anlamda bu kadar başarılı olan, kıyas yapılabilecek bir başka Türkçe örneği bulunmayan bu güzellikle bir albüm için baktığımız anda içimizi titretecek bir kapak kullanılmalıydı.

Kırılan bir diğer puan da, bu kadar boktan (iyi örneklerine çok nadir rastladığımız, onların da kıymetinin bilinmediği, albümlerin satın alınmadığı, turnelerin para kazandırmadığı) bir piyasada ne işleri olduğunu anlamadığım için. Bu güzel albümü Türkçe dinliyor olmak elbette hoşuma gidiyor, sadece böyle özel müzisyenlerin hak ettiklerini burada alamayacaklarından da neredeyse eminim. Böyle bir piyasada Tool olsa Redd’den daha fazla ilgi görmezdi sanırım.

Uzun yıllar dinleyeceğim, her açtığımda kendimden ve hayatımdan pek çok şey bulacağım, içimi burkabilen sözleri bulduğum bu güzel albümü yaptığı için Redd’e sonsuz teşekkürler.

8/10

Albüm Bilgileri:

Çıkış Tarihi
2009

Label
Sony

Web
http://www.redd.com.tr/

Tracklist
1- Çığlık

2- Masal
3- Oyun
4- Astrotanrı
5- Don Kişot
6- Bir Şövalye Var İçinde
7- Özgürlük Sırtından Vurulmuş
8- Öyle Boş Ki Hayat
9- Tamam Böyle Kalsın
10- Vicdani Redd
11- Seni Buldum
12- Aşk Bu Kadar Zor Mu
13- Her Neyse
14- Aşktı Bu

15- Sevsen De Sevmesen De
16- Yaşandım Daha Çok
17- Küçük Bir Çocukken
18- Modern Adımlarla
19- Plastik Çiçekler ve Böcek
20- Dekadans
21- Sukut

8.05.2010

God Is An Astronaut - Age Of The Fifth Sun (2010)



Yine bir God Is An Astronaut albümü, yine dalgıç giysisi içinde ve kelebek olma arasında geçen bir metamorfoz.

Açıklama için tıklayınız.



7.05.2010

Bir Çift Meme, Sen Nelere Kadirsin?

Daha önce de şahit olmuştum benzerlerine ama son birkaç gündür facebook profilime eklediğim göğüs dekolteli fotoğraf olay olmuş durumda. Eski erkek arkadaşlarımdan arayanlar mı dersiniz –sanki fotoğraftaki meme eski meme değil-, normal arkadaşlarımdan yazışa geçenler mi, hiç tanımadığım insanların eklemesi dahası yazdıkları mesajlar mı? Örnek vermem gerekirse:

Şimdi bu yazıyı okuyup da “memelerim güzel” mesajı verdiğimi düşünenler olacaktır. Evet lan çok güzeller. Ama sorun şu ki hiç tanımadığın bir insanın koyduğu gayet normal, sokak arasında bir cafede birasını yudumlarken çekilmiş bir fotoğrafı görüp de böyle yorumlar yazmak gerçekten çok saçma. Hele ki geçmişte becerdiğiniz bir hatunsa bu saçma olmaktan ziyade komik.

Çoğu erkek benim gibi rahat kadınların teşhirci olduğunu zanneder. Giyinmek fikrinin saçmalığına inanan bir insanım. Bunu insanların dal taşak dolaşması olarak düşünmeyin. Neden giyiniyoruz, önce bunu sorun kendinize. Örtünmek kavramı muhtemelen soğuktan korunmak için ortaya çıkmış. Açıkçası Adem’e, Havva’ya, asma yaprağına, ayıp kavramının insan bilinciyle ortaya çıktığına vs inanmıyorum.

İlköğretim beşinci sınıf programındaki ünitelerden biri bununla ilgilidir. Hatta doğrudan “Niçin Giyiniyoruz?”dur adı. Buradan kurulan bağlantı da astronotların ve su altı dalgıçlarının farklı ortamlar için farklı giysiler giymesine gider. Bunu bir kenara koyarsak eğer soğuğa adapte olamayacak biyolojik özelliklere sahip olduğumuzdan giyiniriz. Ama giyinme konusu ne zamanki güzel görünmek anlamına geldi o günden bu yana önü engellenemez bir sektör ortaya çıktı. Kürkler, bikiniler, transparanlar da işin biraz daha uç noktaları olmaya başladı. Giyinmek için çalışan, gardıroplar dolusu elbiseleri olan insanlar olmaya başladı. Porno sektöründen bile daha saçma olan bir yükseliş söz konusu. Porno sevmediğimden değil, aksine severim. Ama bunun oluşturduğu sektörü de her geçen gün hayranlıkla izlemekteyim.

Şahin K gibi bir adam erotik film festivallerinden ödüller alabiliyor, yüzlerce fan tarafından takip ediliyorsa yurdum erkeklerinin abazan dolaşması ilginç bir ironi bırakıyor. Kıllı götlerini ve göbeklerini arz-ı endam ettirmekte olan bu erkeklerin hepsinin yatakta birer cengâver olduğunu iddia etmesi ayrıca komik.

Hâl böyleyken ortaya çıkan bir çift göğüs için insanların maymun olması da olağan evet. Nasıl bir ülkede yaşıyoruz yahu?