29.05.2010

“Güzelliğe İlahi” (A Love Story)



Baudeliare’e, onun “hastalıklı” imgeleriyle, ithaf edilmiştir…


Boş mezarlıktaki yankı adamı bir anda ürkütmüştü. Duyduğu ses, mezardan çıkardığı tahtaların birbirine değerken çıkardığı tıkırtıyla kıyaslandığında, bir kapının dikkatsizce çarpılması gibi duruyordu. Civarda başka hiçbir ev olmadığına göre mezarlığın güney ucunda bulunan bekçi kulübesinin kapısının sesi olmalıydı. Zihninden kulübe ile bulunduğu mezarın arasındaki mesafeyi hesaplarken, bir yandan da mezardan çıkardığı cesedi kucaklamaya çalışıyordu.

Elinde tüfeğiyle çıkan bekçi açık pencere ile kapı arasındaki hava değişimi nedeniyle, kapının, kendisi çıkar çıkmaz çarpacağını tahmin etmemişti. Bu sesin aylar sonra yeniden mezarlığa dadanan hırsızları kaçırmamasını umuyor, bir yandan da bu gece uyku haplarını almayı unuttuğu için tanrıya şükrediyordu. Haplarını almış olsa büyük ihtimalle hırsızların çıkardıkları sesi duymayacaktı. Kahrolası haplar uykusunu öyle derinleştirmişti ki, günlerdir deliksiz uyuyordu.

Kapılarını açık bıraktığı arabadan içeri cesedi bırakan adam direksiyonun başına geçer geçmez bir dakika dahi beklemeden arabayı çalıştırdı. Yoluna çıkan taşlara, kedi ve köpeklere dikkat edemeden, sağa sola çarparak ilerliyordu. Bekçi mezara ulaşmış ve içinin boş olduğunu anlamış olmalıydı. Başkalarını toplamadan ve kasaba halkı peşine düşmeden önce gözden kaybolmalıydı. Asfalt yola ulaştığı anda derin bir oh çekmek için vaktin geldiğini düşündü. Dikiz aynasından arkada hareketsizce duran cesede bir göz attı.

Mezarın içine tuttuğu el fenerinin ışığında cesedin çalınmış olduğunu anlayan bekçi küfürler yağdırmaya başlamıştı. Lanet olası hırsızlar bu sefer tamamını götürmüşlerdi. Belli ki çarpan kapının sesini duymuşlar ve telaşlanmışlardı. Hızla kulübeye koşup jandarmayı aramalıydı. Onlara hemen ulaşabilirse hırsızlar ana yola çıkmadan yetişebilirlerdi.

Ama artık çok geçti. Çünkü araba kasabadan fazlasıyla uzaklaşmış ve son sürat ilerlemekteydi.

***

Normal bir evden farklıydı geldikleri sığınak. Yakub Cemil, yıllarını ve büyük bir serveti bu köşkü inşa ettirmek için harcamıştı. Hayattaki tek aşkı Esma, sonsuz yaşama adım attığı andan itibaren büyük bir sevinçle onu bu köşke getireceği anı beklemişti. Daha önce pek çok kadının çığlıklarının yankılandığı duvarlar bugün Yakub Cemil’in kahkahalarına ev sahipliği yapıyorlardı. Son nefesini vermesine şahit olamadığı, o an gözlerinin derinlerine bakamadığı için onun üzerindeki tanrısallığını kaybettiğini düşünüp üzülüyor ama birazdan olacaklar için, yeniden Esma'ya sahip olabileceği için de çok seviniyordu. Ailesinin Esma için hazırladığı cenaze merasimi sürdüğü sıralarda Yakub Cemil de onun odasını hazırlıyordu. Ve bir koşuşturmanın ardından sessizliğin hüküm sürdüğü köşkün bu özel yeri sanki gelinini bekleyen bir oda gibiydi.

Yatağın kenarındaki sehpada biri boş biri dolu iki şarap kadehi duruyordu. Çözülen kefenin içinden kafası ve omuzları görünen Esma, beyazlar içinde bir geline benziyordu. Yatağın ucunda bir köşede oturmuş onu izleyen Yakub Cemil, bir an kafasını kaldırıp sehpanın üzerinde duran kadehlere baktı. Sanki boş olan işlediği suçu, dolu olansa aslında bunu aşkına olan sadakat için yaptığını simgeliyor gibiydi. Fırtınanın bastırdığını, yağan delice yağmurun sesinden anlamıştı. Sanki yağmur da, gökyüzü de onları bu saklandıkları sığınakta dışarıdaki her tehlikeden korumak ister gibiydi.

Bir gün önce güneşin battığı sıralarda, alt kattaki gizli odalardan birinde, Yakub Cemil’in ısırarak kopardığı meme ucundan akan kan nedeniyle gözlerini kapamıştı Esma. Ama ne yazık ki, tam da o sırada köşkü basan kasaba halkı o değersiz ölümlü yaşamın bitmesine izin vermemiş, doktora yetiştirmek için alıp götürmüşlerdi Esma’yı ve bu sabah güneşin doğuşuyla yeniden gözlerini açacaktı işte sonsuz yaşama. Gerekli ritüeller gerçekleşmeden önce, onun cansız bedeniyle sevişmek istiyordu. Ritüelin en gerekli parçasıymış gibi duran donuk renkteki dudaklarını öpmek, o parçayı kendi bedenine doldurmak için testi gibi görünen ağzına kendi ağzını dayamak niyetindeydi. Ve bunun için iyice yaklaştı Esma’nın bedenine. Sanki bir anda gökten inivermiş, yıldızların getirdiği, aslında her şeyi yutan ama onu Yakub Cemil’e bağışlayan bir kara delikten inmiş gibiydi. Başkalarının inandığı tanrı, Yakub Cemil’in sadakati nedeniyle Esma’nın eteklerinde sürünen bir köpek gibiydi artık. Ve bu sabah güneş doğduktan sonra her şeyi yöneten Esma olacaktı. Kimseye hesap vermeyeceklerdi.

Sonsuz yaşamın kör kuyularında hapis kalan cesetleri çiğnemişti Esma. Yakub Cemil onu toprak yığınlarından kurtarmıştı. Bedeninin çürümesine izin vermemişti. Birlikte çıktıkları mezarlıkta, üzerinde yürüdükleri aciz, toprakta kalmaya mahkûm bedenleri ezerlerken çok eğlenmişlerdi. Belki ölümlü hayatını terk etmeden önce çok yakmıştı canını ama şiddet bazen bir ödüldü ve o anda da çok kıymetliydi. Tıpkı boynuna çok yakışabilecek, harikulade gerdanını süsleyebilecek bir inci kolye gibi, hatta ondan daha da değerliydi.

Yakub Cemil, kadehlerin yanında duran bıçağı aldı ve kefenin geri kalanını Esma’nın ayak parmaklarına dek kesti. Kendisine bahşettiği acının odak noktasını, kopan meme ucunun olduğu yeri görmek istiyordu. Kasıklarından başladı. Sonra göbeğinin olduğu kısmı kesti. Gergin, kibirli, onurlu göbeğine dokundu diğer eliyle. Merdivenlerden içeri giren toprak kokulu nemli rüzgâr bir anda odaya ışık veren kandili sarstı. Kendi etrafında pervane misali dönen kandil, bulunduğu yerden düşüp kırıldı. Odaya ışık veren bir tek kandil kalmış oldu. Bu da ayinin bir parçası gibiydi. Birazdan tek vücut olacaklardı ve şu anda bir tek kandilin ışığında sevişmeye başlamışlardı. Diğeri kutsanmış, küle dönmüştü sanki. Yüzüne doğru eğildi Esma’nın. Soluğunu dudaklarına bıraktı aşkının. Birazdan güneş doğacak ve Esma şu anda olduğu göklerden belki de cehennemden çıkıp gelecekti. Tüm güzelliğiyle sonsuzluğun kapısına varacaktı. Ona hizmet ediyor olan şeytanlar, melekler, sirenler ve hatta güzelliğiyle kıskandırdığı tanrılar bir kalemde, bir tek adımda geride kalacaklardı. Şu anda çırılçıplak bu yatakta yatıyor olan kadife gözlü peri, odaya hükmeden o muhteşem çürüme kokusuyla, sonsuzluğun simgesi bembeyaz teninin yaydığı ışıltıyla ve tüm ahengiyle evrenin bütün varlıklarından daha hafifti, daha güzeldi...

***

Kendini bu güzellik karşısında çirkin, aciz görüyordu Yakub Cemil. Sehpanın çekmecesine uzattı elini. Açtı ve içinden çıkardığı yirmi iki kalibre tabancayı aldı eline. Birazdan gün doğacak ve Esma sonsuz yaşama adım atacaktı. Zihninde, tetiğe basacak olan eline yapacağı eylemi emreden bir ilahi vardı. Sonsuz yaşama bu Güzelliğe İlahi'yle, birlikte adım atacaklardı. Sonsuza kadar birlikte olacaklardı. Yüzünü yeniden Esma’nın yüzüne yaklaştırdı Yakub Cemil, tabancayı kendi kalbine dayadı. Hızlanan kalbinin her atışını ağzının içinde hissediyordu. Odadaki tek ses de sanki buydu. Ta ki basılan tetiğin çıkardığı ses onun yerini alana dek. Ağzından çıkan son cümleler bu ilahinin ilk dörtlüğü olacaktı, nefesi yetebilseydi:

"Yerden, yardan mı çıktın, gökten mi, ey Güzellik?

Senin o tanrısal ve cehennemlik gözlerin,

Boşaltır bir kadehe hem suç, hem de iyilik,

Ve bu yüzden şarapla kıyaslanabilirsin..."*


(*: Baudelaire, Güzelliğe İlahi / Kötülük Çiçekleri / Çev. Ahmet Necdet)

*Bitmemiş romandan, biten birkaç tümce...*

2 yorum:

Cellissia dedi ki...

Hikayeler de güzel ama ben album eleştrilerini daha çok seviyorum :)

Artemisia Gentileschi dedi ki...

Ben de çok fazla hikaye yayınlayacağımı zannetmiyorum zaten. albüm kritiği olur daha ziyade. :)

Yorum Gönder