13.06.2010

Exploitation (Bitmemiş romandan, biten birkaç tümce...)


Not: Fotoğraflar 62 Film'in sahnelerindendir, set fotoğrafçısı Süleyman Tetik tarafından çekilmişlerdir.

Üzerinden iki gün geçti. Olayların olduğu gecenin ertesi günü sabah yaralarımın bir kısmı kabuk bağlamaya başlamıştı. Bugünse kalkmaya başladı aynı kabuklar. Yara kabuklarımı koparmak terk edemediğim obsesifliklerimden. Önce çenemdekileri kopardım dalgınlıkla. Evde değildi, o nedenle rahattım. Odamdan çıkmış, balkonda oturuyor, manzarayı seyreder gibi görünürken, aslında nereye baktığımı bilmiyor ve ne yapacağımı düşünüyordum. Dalgınlığımdan, kopan kabuğun ayrılırken verdiği yanma hissi uyandırdı beni. Yüzümde olan diğer yara da sağ kaşımın altında başlıyor, iki santim kadar hafif bir kavis çizerek göz kapağımın üzerinde bitiyordu. Çenemdeki kabuğu diğer elime alıp sağ elimin orta parmağını diğer yaraya dokunmak için uzattım çekinerek.

Yaranın korkunçluğu değildi çekinme sebebim. Gözümün neden bu hâle geldiğini anladım bir an. Oymak istemişti. Hatırlıyordum. İki elinin başparmakları göz kapaklarımda, diğer parmakları yüzümün kulaklarıma yakın olan, bittiği noktalardaydı. Bastırmıştı. Canım yandığından kafamı çevirmiştim ve tırnağının biri çizmişti göz kapağımı. Hiç uzatmadığı tırnaklarının böylesi bir iz bırakması için tüm gücüyle bastırmış olmalıydı. Elimi yüzüme indirip dokunarak gezindim. Kulaklarıma yakın yerler sızlıyordu. Doğru anımsıyordum.

Kulaklarıma dokundum sonra. Sol kulağımda hafif bir ağrı vardı. İçine doğru değdirdim parmağımı, bir şeye dokunmuştum. Gözlerimin önüne getirdiğim parmakta kurumuş kan vardı. Kulağımı ısırmak üzere yaklaştığını da anımsadım o anda. Dişlerinden kurtulmak için aksi yöne başımı hızla çevirdiğimde de kapıya çarpmıştım. Saçlarım iki gündür banyoya girmediğimden ve aynaya da bakmadığımdan aynı karmaşıklığındaydı. Yolduğu hâliyle duruyorlardı. Kafama dokunmaya başladım parmak uçlarımla. On kadar noktada ağrı vardı. Birkaçını çarptığım için ben yapmıştım, diğerleri de attığı yumruklardan olmuş olmalıydı. Beynimdeki hastalıklı düşünceler, saçma sapan hayaller, aldığım yanlış kararlar küfürlerinden nasibini alıyordu o sırada. Namussuzluğumdan, makyajımdan, genlerimize ve soyumuza, hatta ırkımıza yakışmayan giyimimden, dinsizliğimden, günahkârlığımdan bahsederken kafamı korumaya çalıştığım anda meydanda olan koltuk altlarım hedefi olmuştu. Bedenimi kum torbası misali, saçlarımdan sürükleyip yerden yere çarptığında, seri hâlde inen yumruklarını tekmeleri izlemiş ve göğüslerim bu kez hedef olmuştu. Kafamdakine benzer ağrılar oralarda da vardı.

Bedenimi tekmeleyip yumruklayarak varsaydığı (emin olsa ne yapardı acaba?) zinanın hesabını sormuş, hasta düşüncelerimi kafama vurarak sonlandırmıştı, buraya kadar tamam. Ya gözlerimi oyup, kulaklarımı ısırması ve parçalamaya çalışması nedendi? Tabi ya! Dinlediğim müzik ve okuduğum kitaplar! Beni günah yoluna, yanlış olana iten, acayip bir mahlûkata çeviren onlardı.



*Bitmemiş romandan, biten birkaç tümce...*

12.06.2010

AMORPHIS - SKYFORGER (Albüm Kritiği Ya Da Kalevala Diyarlarına Yolculuk)

Not: Bu kritik PasifAgresif sitesinde 09.07.2009 tarihinde yayınlanmıştır. Burada da bulunsun istedim. Albüme verilen not, ve albüm bilgileri değiştirilmemiştir.

Geçmişini kopyalamayan, duygusallıktan da müzikal kaliteden de ödün vermeyen, bağımlısı olunası bir albümle daha karşınızdayız. Pasi’nin ayrılmasıyla bambaşka diyarlara (progresif rock) yelken açan bir Amorphis’e ve iki ayrı güzel gruba (Ajattara ve Shape Of Despair) daha kavuşmuştuk. Tomi’nin clean vokallerinin güzelliğini de önce Eclipse, sonra da Silent Waters’ta iyice sindirmişken işte şimdi Amorphis çok feci bir şey yaptı.

Uzun uzun Kalevala Destanı’ndan bahsetmek istemiyorum ki Amorphis’in nasıl bir grup olduğunu az çok bilen ya da okuma yazması olan herkes zaten öğrenmiştir; Amorphis kişisel ya da toplumsal sorunlardan bahseden sözler yazmaktan ziyade mitolojik hikâyeler anlatır. Ve Kalevala Destanı da grubun Elegy albümüyle birlikte, en çok beslendiği eser olmuştu. Bir dönem bundan vazgeçmişse de, Eclipse ve Silent Waters’la yine destanda geçen hikâyeleri anlatmaya başlamıştı.

Üçlemenin son albümü Skyforger’da da değirmenci Ilmarinen’in öyküsünü dinliyoruz. Özetle bu albümdeki, bizi ilgilendiren kısımdan bahsedersek: Kahramanımız sihirli bir değirmen (Sampo) yapıyor. Bu değirmen savaş sırasında hasar görüyor ve tamir edildikten sonra bütün insanlığa ümit veriyor. Illmarinen’in karısı öldürülüyor ve bunun üstüne değirmenci karısının altından bir heykelini yapıyor… *

Amorphis’in müzikal anlamda geldiği noktaya bakıldığında Skyforger, olağanüstü olmayan, bir önceki albümle başa baş gidebilecek, Eclipse’e de yakın durabilen gayet güzel bir albüm. Tüm bunların yanında bambaşka yenilikler de yok değil. Özellikle daha önce hiç denenmemiş şeyleri klasik Amorphis melodilerinin içine özenle yedirmeleri grubu bunca zamandır sevmemizin en büyük sebebiydi. Bugüne dek grubun hiç kullanılmamış olduğu, “stakato” denilen kesik riflerin bulunması, modern progresif rock gruplarının en çok kullandığı numaralara rastlayışımız bunun özünde de grubun ilk zamanlarında temeline oturttuğu saykodelik rock (bkz. The Doors) elementlerinden tam anlamıyla kopmaması hiç de şaşırtmayan hadiseler. Aynı ruhla, aynı üslûpla, Amorphis adına yakışır kalitede şarkılar yapabilmek için hem yenilikçi, hem tutarlı, hem riskleri göze alabilecek denli cesur, hem de bu kadar yoğun duyguları ifade edebilecek yeteneğe aynı anda sahip olmak gerekti.

Tüm bunların yanında geçmişte de en iyi yaptığı şekliyle İskandinav melodilerinin en güzel örneklerini de dinliyor, çok nadiren kullandıkları üzere caz etkili kısımlara da denk geliyoruz. Cd’nin ilk basımlarında Skyforger şarkısının otuz saniyesi, My Sun şarkısının da iki saniyesinde ses birden gidiyor. Nuclear Blast bu mastering hatasını düzeltip albümü yeniden bastı sanıyorum. Kısa süreli bir çözüm olarak da şirketin resmi web sitesinden bu iki şarkının orijinal hâllerini indirebiliyordunuz. Ve işin ilginç yanı albümün hatasız sürümünden mp3’e çevrilenlerinde Skyforger’ın kayıp olan o otuz saniyelik kısmı kesinlikle muhteşem. Düşük seste hiçbir şey anlaşılmıyorken orijinalini dinleyince albüme bir kez daha aşık oldum resmen.

Henüz albümü dinlemeden adına hayran kaldığımız, dinleyince de önsezimizin güçlü oluşuna bir kez daha minnet duyduğumuz From The Heaven Of My Heart şarkısı albümün en kırılgan noktası. Şarkıyı resmen sahiplendim, kişiselleştirdim, benim için yazılmış gibi hissediyorum. “Bu benim şarkım,” diyen herkesle ağız dalaşına girebilirim.

Önceki albümlerde de prodüksiyon kısmında adına sıkça rastladığımız Mikko Karmila ve bu sefer back vokallerde de yerini alan ve yine prodüksiyonda da yardımcı olan Nightwish’ten Marco Hietala adını bir kenara not alalım. Tomi’nin muhteşem vokalleri, özellikle From The Heaven Of My Heart şarkısındaki farklı tonlamaları ve her tonlamanın akustik gitarla, elektro gitarla ve klavyeyle ayrı ayrı olan ten uyumu, özellikle de nakarattaki naifliği betimle betimle bitmez güzellikte.

Satırlarımın sonuna gelirken rujlu dudak izimi kritik sahifesinin köşesine iliştirip, mouse’un okunu yeniden From The Heaven Of My Heart’a getirip, akabinde düşünmeden tıklıyor, gözlerimde birikmesi an meselesi olan damlayı yok etmeye şartlanıp, Amorphis’in önünde saygıyla eğiliyorum.

*: Kaynak: Baha Özer (Siyah Beyaz Dergisi)

9/10

Albüm Bilgileri:

Çıkış Tarihi: 2009

Label: Nuclear Blast

Web: http://www.amorphis.net/

Tracklist:

1. Sampo

2. Silver Bride

3. From The Heaven Of My Heart

4. Sky Is Mine

5. Majestic Beast

6. My Sun

7. Highest Star

8. Skyforger

9. Course Of Fate

10. From Earth I Rose


1.06.2010

PLASMATICS vs. HORRORPOPS (Cat fight)



Klasik, nereden bağlayacağım belli olmayan bir yazıya daha hoş geldiniz diyorum. Bu seferki asıl konumuz Horrorpops iken, kafa karıştırıcı ve de bilgilendirici konumuz The Plasmatics ve de onun frontwoman’i Wendy O. Williams.

Wendy, bir punk grubunda söylemeye başlamadan önce tv programlarında kukusundan pinpon topu fırlatan bir kadınken şarkı söylemeye başladığında sahnelerin kraliçesi konumuna gelir. (Aşağıdaki videoda bu anı görebilirsiniz.)

Sahnede kimi zaman üstsüz, kimi zaman bikiniyle, kimi zamanda sadece göğüs uçlarında siyah bantlarla oradan oraya koşturur. Punk rock için biçilmiş kaftandır, kirli ve de müziğine gayet uyumlu bir sesi vardır, eline mikrofonu aldığı anda tam olarak kendini kaybetmektedir. Yine sahnede araba kundaklar, teknolojik aletleri balyozla un ufak eder, işveli bir dişilikle değil gayet doğal şekilde mastürbasyon yapar.

Motörhead’le olan turneleri boyunca Lemmy’yle kuliste tost yemek üzerine mesajlaşırlar. Dahası bunu kimi zaman sahneye de taşırlar. 6 Nisan 1998’de kendini silahla vurur ve 49 yaşında ölür.

Gelelim Horrorpops ve de onun frontwoman’i Patricia’ya. Patricia belki Wendy kadar zayıf bir vücuda sahip değildir ama ondan daha dişidir. Onun kadar çıplak da değildir ama gayet çekicidir. Onun olduğu kadar anarşist de değildir ama en azından Boat To Boat şarkısını yazmıştır.

Horrorpops’tan bahsetmek için öncelikle Nekromantix’ten bahsetmek gerekir. Nekromantix 90’ların başından bu yana aktif olan önemli psychobilly gruplarındandır. Grubun kurucusu Kim Nekroman her psychobilly grubunda olduğu üzere kontrbas çalmakta ayrıca şarkı da söylemektedir. Grup çok güzel albümler yapar ama dedikodulara göre Nekroman’ın bir festivalde tanıştığı Patricia ile biraz daha yavaş, biraz daha kitlesel bir müzik icra etmek üzere kurduğu grup Horrorpops da tahmin ettiği ilgiyi görür.

Nekromantix’in en bilinen özelliği de kullandıkları tabut şeklindeki kontrbastır. Karışıklığa meyil vermemek için en baştan bunu açıklamalıyım ki Horrorpops bir psychobilly grubu değildir. İlla ki bir tanım isterseniz rockabilly ile punk rock karışımı diyebiliriz. Sahneye de dansçı ve de poposu güzel iki kız eklenir. Nekroman’ın tüm o çirkin karizması geri planda kalır, kontrbas ve vokale balıketli abla Patricia geçer. Ki gerçekten etkileyici, güzel bir ses sahiptir kendisi. Ve dinlemesi keyifli ama müzikal anlamda orijinal olmayan üç albüm kaydederler. Tüm arakları bir yana son albüme adını veren Kiss Kiss Kill Kill şarkısının, iki albüm kaydedip dağılan gothic rock grubu Revenge Of Nephthys’in Demonstration albümündeki Senseless şarkısından birebir çalınmış olması, muhtemelen dikkatli kulaklardan kaçmamıştır. Kaçmışsa da aşağıdaki iki linke ardı ardına tıklayın görün.

Genel olarak eğlenceli sözler yazan Horrorpops’un özellikle az önce de bahsettiğim Boat to Boat şarkısından da bahsetmek gerek. 2007 yılında Danimarka’da uzun bir süre basından düşmeyen olaylar olmuştu. Özellikle punkların ikamet ettiği gençlik evi işgal evine dönüşmüştü. 80li yıllarda devletin kendi eliyle verdiği evi, yine devletin ta kendisi yıkmak istemiş insanlar da buna tepki göstermişti. Yüzlerce insan gözaltına alınmış, dünyanın dört bir yanından da bu eyleme destek olmak için Danimarka’ya gidenler olmuştu. Sonuç olarak ev yıkılmış ama ev sahipleri de bir başka yere taşınmışlardı. İşte 2008 yılında çıkan Kiss Kiss Kill Kill albümünün Boat To Boat şarkısında bu evden, yıkım sebebiyle polisle çatışmaya giren gençlerden bahsedilir. Şarkıya güzel bir de klip çekilir. Hatta keşke hep bu şekilde şarkılar yapsalar da hem eğlensek hem eşlik ettiğimiz sözlerden dolayı mutlu olsak diye de düşünülür.

Müzik dünyasının birbirinden alakasız bu iki kadınını bir araya getirerek, fantezi dünyasında ünlüleri kolaj yöntemiyle kafasında birleştirip otuz bir çeken adamlardan pek de farkım kalmadı galiba. Yine de amacım iki harika kadını sizlere tanıtmaktı. Ha bana sorarsanız cat fight durumu olsa kalıbına rağmen Patricia’yı deviren de kesinlikle Wendy olur.

Sonuç olarak müzikal anlamda bir deha beklemeyiniz ama eğlenceyi garanti eden bu iki kadının gruplarına da şöyle bir göz atınız.

Saygılarımla.