13.07.2010

"Gelir Misin Benimle?"


"On yıl önce yazılmış, bir aşk hikâyesi"


Uzun koridorda her iki taraftaki odaların kapıları birbirinin aynıydı. Bir elinde meyve torbası olduğu halde, kendi ayakkabı gıcırtısından başka sesin olmadığı uzun koridorda yavaş yavaş yürüyordu. Her seferinde bir kapının önünde duruyor, sonra bir diğerini gözüne kestirip ona doğru ilerlemeye başlıyordu.

Koridorun en sonundaki odadan gelen melodiyi duydu. Oraya doğru ilerledi ve odanın önüne geldiğinde kulağını kapıya dayadı. Geçmişten gelen bir fısıltıyı dinliyordu sanki.

Derin bir nefes aldı, kapıyı çaldı. Bir dakika sürmedi ve açıldı kapı. Bir adam vardı karşısında. Ne diyeceğini bilmeden kapıyı çaldığı için kendi kendine kızdı. Bir dakika süren sessizlik sonunda, adamın gür sesiyle irkildi.

“Kimsiniz?”

Önce söyleyecek kelime bulamadı, yutkundu. Zar zor, belli belirsiz konuşabildi :

“Özlem.”

Geri çekildi yaşlı adam, bu bir davetti. Kadın çekinerek de olsa içeri girdi. Adam, köşedeki koltuğa oturabileceğini söyledi kadına ve kendisi de koltuğun karşısındaki yatağa oturdu.

O anda fark etti, adamın sabit bakışını. Gözleri görmüyordu. Geçmişinde ne olduğunu, ne bittiğini bilmediği birine acımak doğru muydu? Biraz daha dikkatli baktı adamın yüzüne. Yaşı epeyce vardı ama saçı sakalı pek ağarmamıştı. Çok düzgün bir kesimi vardı sakalının. Gözleri görmeyen birine göre fazlasıyla düzgündü hem de. Duyduğu şarkı geldi aklına birden. Etrafına bakındı. Yatağın yanındaki sehpanın üzerinde duran pikaba takıldı gözü. Ses gelmediğine göre kapatılmıştı. Adama açıklama yapması gerektiğini anladı bir an.

“Ben burada yeni işe başladım, kütüphanede. Şöyle bir gezinmek istedim odaları. Biraz da meyve getirmiştim. Hangi odaya gireceğime karar veremezken, sizin odadan gelen müziği duydum, kapınızı çaldım.”

Gülümsedi yaşlı adam. Ve ayağa kalktı, pikaba doğru gitti. Bir dakika sürmedi ve şarkı yeniden çalmaya başladı.

“Brenda Lee, 60’lar. En az benim kadar eski. Güzel bir anısı vardır benim için. Onu anımsatıyor bana, onun sesini.”

“O kim?” demesine gerek yoktu. Anlatmaya başlayacağı belliydi. Belki herhangi birinin gelişini bekliyordu anlatmak için, belki de her gelene anlatıyordu istisnasız. Sanki anlatacakları halının üzerinde yazıyormuş ve görebilirmiş gibi kafasını eğip halıya odaklandı donuk gözleriyle ve başladı:

“47 sene evveldi. Mahalleden bir arkadaşımla Beşiktaş’a giden vapurdaydık. Gözlerim doğuştan görmüyor benim. O yüzden yanımdan ayrılmazdı arkadaşım. Biner binmez, merdivene yakın bir yere oturduk. Önümden birisi geçti. Sürdüğü esansın kokusu hala burnumda. Yanıma oturdu. Kokusunu takip etmiştim. Başımı onun olduğu yana çevirdim. Onun duyamayacağı şekilde arkadaşımın kulağına eğildim ve ona bakmasını, üzerinde ne olduğunu anlatmasını rica ettim. Yeşil bir elbise varmış. Kadife yeşili. Gözlerine yakın bir renkmiş. Doğruldum ve ona doğru döndüm. Görmediğimi bilmesini istemedim. Gülümsedim. Bana karşılık veriyor muydu, bakıyor muydu bilmiyorum. Umarım doğru yere bakıyorumdur, diye geçirdim içimden.



“Nereye koyduğumu unutmuş olduğum elim dizimin üzerimdeymiş. Az evvel takip ettiğim esansın bir anda burnumun dibinde yoğunlaşmasıyla, yanan bir ateşle hissettim bunu. Birden tüm bedenim yanmaya başlamıştı. Yüzümün kızardığını düşündüm. Yere eğdim kafamı. Vücudumdaki yangın gözlerimden damlayan yaşlara neden oldu. Ve bir titreme geldi. Titrememeliydim, o dizimin üzerinde duran elimi tutmuşken, titrediğimi fark edebilecekken engel olmalıydım buna. Olamadım. Ve bir cıvıltı duydum, aslında mırıltıydı. Belki de fısıltı. Ama ona aitti. Korktum önce, etraftaki insanların neler düşünebileceği geldi aklıma. Onun ve benim böylesine yakın olmamız hiç de doğru değildi. Sonra bu düşünceyi savdım kafamdan. Ne söylediğini beynim bir dakika sonrasında idrak edebildi. ‘Gelir misin benimle?’ demişti. Nereye gelmemi istiyordu, neden gelmemi istiyordu, neden özellikle benim, gelmemi istiyordu? Anacığım ne olacaktı? Akşama Üzeyir eve gelmezse, ekmek getirmezse, çorbasını içmesine yardım etmezse ne yapacaktı anacığım? Ona döndüm ve ‘Hayır!’ dedim. Elini elimden çekti, ateş söndü. Kokusu uzaklaştı. Titremem kesildi. Arkadaşıma döndüm, ben sormadan cevap verdi. Kalkıp merdivenlerden aşağı inmişti. Gitmişti.

“Ve bu ses, Küçük Brenda’nın sesi bana onu anımsatıyor. Hiç evlenmedim. Hiç evlenmeye çalışmadım. Hiçbir ses öylesine güzel gelmedi bana. Anacığım da birkaç yıl sonra vefat etti. O günden beri de kimsem yok. Tüm malımı mülkümü bu huzur evine bağışladım. On yıldır da buradayım. Onun sesiyle yaşama bağlıyım ben. O susarsa, ben giderim…”

Ayağa kalktı Özlem. Islanan yanaklarını sildi eliyle. Meyveleri masanın üzerine bıraktı, teşekkür etti. Öğleden sonra kütüphanenin hazır olacağını, kendisine kitap okuyabileceğini söyledi adama ve aceleyle çıktı odadan.

Yaşlı adamsa, rahatladığını hissetmişti. Hiç sesli bahsetmemişti ondan. Bunca yıldır kemirmişti o cümle tüm beynini. Yerinden kalktı, pikaba doğru gitti. Bir an başı döndü, dengesini kaybetti ve yere düştü. Düşerken sehpanın ucundan tutunmaya çalıştı. Ve pikap yere devrildi. Kaç parçaya ayrıldığını göremedi pikabın. Aklında sadece Brenda’nın sesini artık duyamayacağı vardı. Ve o cümle yankılanıyordu kulaklarında : “Gelir misin benimle?”. Gelirim dedi yaşlı adam son nefesinde…

2 yorum:

Cellissia dedi ki...

beğenilerimi sunarım efenim, güzel bir yazı okudum. Nicedir bekliyordum, lakin yazmıyordunuz.

Artemisia Gentileschi dedi ki...

Pek toparlayamıyordum kafamı. Bu da epeyce eski bir öykü zaten. Umarım sıklaşacak. :( Teşekkür ederim.

Yorum Gönder