16.10.2010

Olmadı



İşaret parmağımı yavaşça deliğe soktum. Sonra ilerlettim. Çapının küçüklüğüne lanet etmekten alıkoyamadım kendimi. Avucumun deliğe girememesine sinirlendim. Yarı yolda pes etmemeliydim. Bu aylardır kendi mutluluğum için yapabildiğim en mantıklı şey olacaktı. Saçlarımdan dört beş tel kopardım, iyice inceledim. İkisi beyaz, bir kısmı kırmızı, çoğunlukla da siyahtı renkleri. Sonra avucumda yuvarladım onları. Ve yavaşça soktum aynı deliğe.

Bu sefer geliyordu sanırım.

Olmadı, yine kusamadım.

Ağlamadan kusma denemelerimden biri daha başarısızlıkla sonuçlandı. Yıllar sonra gördüğü arkadaşına, aradan geçen seneler boyunca yaşadığı güzel şeyleri anlatmak yerine, onun da bildiği bir kaybı söyler ya insan, işte tam o noktadayız. Pek çok dakikayı gülerek, düşünerek, dinleyerek, sevişerek geçirdim. Ama bir tek şeyi kaybettim. Hiçbir yere, aile dâhil hiç kimseye olmadığı kadar sana karşı hissettiğim aitlik duygusunu.

Evet, ilk üniversitemi bırakmamın en büyük sebebi büyük hayallerle gittiğim bölümün tam bir hayal kırıklığı olmasıydı. Derslere devam etmeyişim, sınavlara girmeyişim bu nedenleydi. Ama bırakma kararım bir messenger konuşmasında sana “Benimle sevişmek için çok ısrarcıydı, acele etmemeyi seçtim. Ama o resmen üstüme atladı. Sende durum nasıldı?” diyen adam sebebiyleydi. Neden seninle yatmak için o kadar istekli olmadığımı bilmek istemiştin ama ben o anda eski sevgilimin yeni sevgilimle yaptığı bu konuşmaya duyduğum öfkeyle seni paylamakla meşguldüm. On altı yaşındaki çakma gotik bir kız için beni terk eden bir adamın, mutluluğumu bozmaya çalışmasından rahatsız olmuştum.

Bazı adamlar sadece seks içindir, bilirsin. Yatakta iyilerdir, insaniyet namına zerre nasiplerini almamışlardır. Seni, hastalığı ya da bir başka kişisel sorunu sebebiyle kullanırlar. Anne ve babasına kızgındırlar, seni onlarla tanıştırır, dördünüzün sohbet ettiği bir ortamda sırf onları rahatsız etmek için sana dokunurlar. Evet, koluna veya yüzüne değil, eteğinin altından bacaklarına, bacaklarının arasına, gömleğinin üzerinden göğüslerine. Sen ne yapacağını şaşırırsın. Sohbet konusu siyasettir ve sen orada sadece haylazlık yapmak isteyen veledin oyuncağısındır.

Çay tazelemek bahanesiyle mutfağa kaçarsın, annesi peşinden gelir ve nasıl özür dileyeceğini bilemezsin. Kadın da çocukluğunu onunla geçirmek yerine, siyasi sebeplerden yurt dışına kaçmayı seçtikleri için kendilerine olan kızgınlığını böyle gösterdiğini söyler. Özür diler, özür diler, özür dilersin. Böylesi adamları sadece yalnız kalmamak için, yalnız uyumamak için kullanırsın. Kullandığın oranda da kullanılırsın. Ama öyle bir adam girer ki hayatına, ondan sonra neredeyse hiçbir adamla uyuyamazsın. Sadece seks yoktur, aidiyet hissini sana verirler, seni öperken titrerler. “Seni seviyorum” diye yinelemezler, gerek de yoktur. Ufacık dokunuşlarda dahi hissedersin. Ve öylesi adamlar için üniversiteyi de, geleceğini de çöpe atmayı tercih eder, aileni reddedersin. Büyüdüğün şehri terk eder, onunla olmak için her şeyi kenara itersin.

Elbette onlar da giderler. Yaklaşık iki sene boyunca toplamda ağzından çıkan cümleler yedi yıl sonra bugün, bir günde çıkan kadar bile değillerdir. O iki sene boyunca uyuyamazsın. Bedenin iflas edene dek uyuyamazsın. İnsanlardan kaçar bir dağ evinde büyükannenle yaşarsın aylarca. Yemek yiyemezsin, lokmaları ağzında çiğnemeyi dahi unutmuşsundur. Zorla yedirirler. İlk haftalar ellerini, kollarını kaldıramazsın. Her şey ölümcül zordur. Eklemlerin, kemiklerin, kasların sana ait değildir. Senin olmayan bir bedene tıkıştırılmış gibisindir. Gün içinde yüzlerce kez ağlama krizine girersin. Gözyaşı tükenmesi falan da hikâyedir. Her seferinde vücudundaki tüm suyu gözyaşı deliklerinden boşaltmayı denersin. Titreye titreye, kusa kusa ağlarsın. Görmek istersin, dokunmak istersin. Yapamazsın. Muhtemelen o anlarda arkadaşlarıyla ot ortamlarında “orospunun tekiydi lan, ilk zamanlar çekiniyordu ama sonrasında tatmin etmek için kıçımı yırtıyordum. Öyle yalıyordu ki, görmen lazımdı.” diye anlatıyorsundur.

Hiçbir adamla o kadar rahat sevişemedim. Hep bir noktaya geldim ve orada yabancılaştım. Ne yapıyorum ben, dedim. Bazen doymadım; aynı gece, aynı evin içindeki üç farklı adamla ardı ardına seviştim. Yatakta en iyi olanla bir daha seviştim. Yine de doymadım. Ertesi gün bir başka adamın yatağına koştum. Bazen aylarca seks yapmak istemedim. Bazen sadece tutku istedim. Bazen beğenildiğimi görmek istedim. Memelerime, kıçıma iltifatlar yağsın, romantizmden hayvanlığa giden o yolda, bir adamı önce delirteyim, sonra ıslah edeyim, ipler hep benim elimde olsun istedim. Bazen sadece delirtmekle yetindim. Suratına baka baka vajinamı anlattım. Anüsümün darlığını, anal sekste nasıl zorlandığımı anlattım, anlattım, anlattım. Adam yaklaştığı anda istemediğimi söyledim. Bazen hiç seksten bahsetmedim, sırf sevdiğim bir grubu dinliyor, hayatımın yazarının kitaplarından, satır aralarından alıntılar yapabiliyor diye masumca yaklaşıp çıplak kaldığımızda birden değiştim. Pek çoğuna hayvan gibi davrandım. Yataktan attım, kendi evinden kovdum. Seneler sonra oral seks dahi yapmadığım eski sevgilime gidip, bildiğim her şeyi ona gösterdim. Yine istediğinde reddettim.

Kullandım, attım. Ama hiçbir adamla öylesine aşkla sevişmedim. Hiçbiriyle de zorla yatmadım. Seni unutmaya da çalışmadım, beceremedim ki bu satırları yazıyorum, senden öç almaya da çalışmadım. Ki neyin öcü? Kızgın değildim. Mutsuzdum. Hâlâ da mutsuzum. Hayatımı düzene soktum. Sorunlarım oldu, olacaktır da. Baş etmesini bildim. Senden ayrılırken yaşadığım çöküntüyü bir de kürtaj olduktan sonra yaşadım. Tamamen hormonsal olduğunu bilmeme rağmen, içimde canlı bir şeyin varlığını bilmek ve onu kaybetmek beni bitirdi tamamen. O günden beri de psikolojik sorunlarım var. Gel gitler yaşıyorum, yaşatıyorum da. Aşk istemiyorum, varlığını dahi reddediyorum. En azından biyolojik ve düşünsel bazda olduğunu dile getiriyorum. Üzgünüm. Öylesine güçlüyken, bu evde, bu çevrede hayatta kalmayı becerebilmişken beni tüketen şeyi üzerimden atamıyorum. Yeni bir ülke, yeni bir yaşam istiyorum. Kavafis’e inat peşimden gelecek her şeyin suratına kapımı kapatıyorum. Özleyeceğim tek şeyin, bize ait olmasa da, kollarında kendimi bulduğum o yatağın verdiği his olması beni mutsuz ediyor. Konuşamıyorum. Duvarımın içine hapsettiğim her şeyde senden bir parça olması, çocukluğumun berbat sokak aralarında dahi senin gezdiğini düşünmek bir nebze ayakta kalmamı sağlıyor. Kendimi kapattığım elbise dolabında büzüşüp canavarımın gitmesini dilediğim her an o kapağın açılmamasını sağlayan gücün sen olduğunu düşünmek dahi ben rahatlatıyor.

Ve özlüyorum. Her an seni özlüyorum.

Emir's Dream


Dünyayı Emir Kusturica’nın gözleriyle görmek diye bir şey var. Yoksa da ben icat ettim. Şehirden uzak bir köy evindeydim bir süre. Bir sabah erken saatlerde de epeyce yürümüştüm. Bir an öyle bir yere geldim ki baktığım noktadan neredeyse Vincent Gallo ve Johnny Deep’i görebilirmişim gibi bir manzara vardı.

Her an bir böcek ilaçlama şeysi uçak Vincent’ın üzerinden geçecek her şey bir anda Hitchcock’un North by Northwest filmine dönecek gibi geldi. Uzun zamandır da izlememiştim Arizona Dream’i.

Her an her şeyin olması muhtemelken, iki gözü de aynı tarafta olan bir balığın uçarak gelmesini bekledim. Ya da herhangi bir şeyin havalanmasını görmek için dikkatlice bakındım etrafa. Olmadı.

Yeterince güzel değildi muhtemelen kafam.

O an, orada Arizona Dream’i izlemek için her şeyimi verebilirdim. Soundtrack şarkılarını mırıldanarak döndüm eve. Aptal bir tebessüm ve de iç huzurla. Uzun süredir mutlu hissetmememin sebebi belki de uzun süredir Emir Kusturica filmi izlememiş olmamdır diye düşünüyordum ama az evvel oturup izledim, belki bir nebze daha iyiyim lakin yine de iyiyim diyemiyorum. Hiç olmadığım kadar boktan hissediyorum kendimi.

Yine de yapmanız gereken, yaparken de hiçbir çocuk oyununun vermediği keyfi veren ev ödeviniz olsun Emir Kusturica filmleri izlemek. Tüm söylenenlere, tüm tepkilere inat.

12.10.2010

Küçük El (Eski Bir Öykü)



İki metreden uzun görünen gölgesine bakıyordu. Gölgeler üzerine söylenmiş sözleri düşünmeye çalıştı, bir şey bulamadı. Onun yerine aklına hiç sevmediği bir şarkının, saçma sapan sözleri geldi. Kendi kendine homurdandı. Bir an yürümek için ne beklediğini düşündü. Kapıya kaç adımda ulaşırdı?

İşini gücünü bırakıp, gecenin bir yarısı taksiye atladığı gibi buraya gelmişti. Şimdi onun dairesinin bulunduğu apartmanın önünde duruyordu. Bu çaba, bu fedakârlık, bu koşturarak iki günde bir gelmeler, ne içindi? “Hadi gel, bekliyorum,” demişti telefonda. Davet değildi. “Gelir misin?” ya da “Gelebilir misin?” değildi. Geleceğinden, kendisine hayır diyemeyeceğinden emin gibiydi.

Çekiniyordu adım atmaya. Kendine, doymayacağını bile bile, neden onu tatmin etmeye çalıştığını soruyordu. Öğreniyor muydu? Keşfediyor muydu? Bu birliktelikten kazandığı herhangi bir şey var mıydı? Yok ise, neden yeniden kendini kullanmasına izin veriyordu? Sorularının yanıtları bir çırpıda bulunabilecek gibi değillerdi. Her çaresiz ve sabırlı insan gibi zamana bırakmaya karar verir bir tavırla iç çekti ve ağır ağır yürümeye başladı.

Bu gece şehir ne kadar da sessizdi. Saçlarını uçuran rüzgârın uğultusu dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Aynı şarkının, saçma sapan sözleri hâlâ aklındaydı.

Ellerini yüzüne doğru yaklaştırdı, avuç içlerine yakından baktı. Ne kadar da küçüklerdi. İndirdi kollarını. Ağır ağır adımlarını atarken soğuktan titreyen bacaklarına baktı, kaldırdı kafasını, kapıya ulaşması bir dakika dahi sürmemişti. Sağ elini deri montunun cebine soktu, anahtarı buldu, cebinden çıkardı, anahtar deliğine doğru uzattı. Yerine yerleştirip sola doğru çevirdi. Açılan kapıyı itti ve hemen içeri girdi. Sağa sola bakınmadan doğruca 3 numaralı daireye yöneldi. Kapının önüne geldiğinde derin bir nefes aldı, Hâlâ elinde bulunan anahtarlardan bir diğeriyle dairenin kapısını açtı, içeri girdi ve hemen kapıyı kapattı.

Koridorda yavaş yavaş ve isteksizce yürümeye başladı. Yatak odası koridorun en sonundaydı; annesinin zoruyla banyoya giren bir çocuk gibi, ayaklarını sürüye sürüye de olsa yatak odasına ulaştı. Kapı açıktı, içeriyi bir tek mum aydınlatıyordu. Yatağa takıldı gözü, oradaydı. Beklerken uyuyakalmış olabilir miydi? Öyle olduysa sevinmeli miydi?

Hiç kıpırdamıyordu, üzerindeki çarşaftan vücut hatları belli oluyordu, çıplaktı. Yatağa doğru yürüdü, hiç beklemeden yatağın köşesine oturdu. Önce montunu ve çizmesini çıkardı, yere bıraktı. Kafasını yatakta yatan bedene doğru çevirdi. Uyumadığından emindi. Nefes alıp verişinin sıklığından heyecanlandığı da belli oluyordu. Yeni bir oyun muydu bu da? Eğlenceli mi olacaktı acaba? Yoksa canını mı yakacaktı?

Çarşafı aşağı doğru çekti, bedeninin yarısını açıkta bırakmış oldu. Çarşafın açılmasıyla birlikte çıplak beden de kıpırdadı, yattığı yerde doğruldu.

“Soy beni,” , dedi gözünün içine bakan adama.

Kendi de şaşırdı söylediğine. Kontrolsüzce çıkmıştı iki kelime ağzından. Biraz düşünseydi, söyleyemezdi.

İlk dokunuşunda titredi; adamın elleri sıcak, kendi bedeni soğuktu. O dokunacağı bedeni tanıyordu ama kadın adamın ellerine yabancıydı. Kadının önce blûzu, ardından da eteği çıktı; külotu ve çorapları kalmıştı.

“Çoraplar!” dedi kadın, adam da ilk kez konuştu:

“Vazgeçemedin şu takıntından…”

Yine de itiraz etmedi, çıkardı kadının çoraplarını.

Önce yatağa uzandı kadın, sonra da araladı bacaklarını. Külotunun kenarında adamın nefesini hissetti. Sonra da dilini.

“Sen geç alta,” deyip kenara çekildi kadın. Adamsa söyleneni yaptı. Dudaklarını ısırıyordu, kadının gözü adamın kesik olan ön dişine takıldı. Her seferinde neden yabancıydı bu adama? Bu beden, bu bakış tanıdık gelmiyordu.

Önce dilini kullandı, adamın bedeni tepki vermedi. Dili mi kurumuştu, genzi tükürük mü üretemiyordu? Penisin tamamını ağzına almayı denedi. Olmuyordu. Ağzına sığmıyordu. Elleriyle deriyi ileri geri hareket ettirdi, biraz daha sertleşmesini sağladı. Yine olmuyordu. Küçücüktü işte elleri. Biraz daha uzun olsaydı parmakları, belki.

“Bunu yapmayı beceremediğini daha önce de söylemiştim, bence uğraşma,” dedi adam alaycı bir şekilde.

Nefret ediyordu onun bu çok bilmiş tavırlarından. Her seferinde böyle yukarıdan bakmasıyla daha da küçük hissediyordu kendini. Oysa ilk zamanlar ne de sevecendi, her dokunuşu kadının içine işlerdi, parmak uçlarıyla bedeninde keşfetmedik nokta bırakmazdı, canı da yanmazdı. Zorlamazdı hiçbir şeyi yapması için. Değişen neydi şimdi? Babasının vefatından sonra konduğu miras nasıl oluyor da cinsel yaşamlarını bu derece etkileyebiliyordu? Sorunsuzluk insanda başka sorunlar yaratma isteği mi uyandırıyordu?

Biraz daha gayret ederse, izlediği filmlerdeki gibi davranırsa başarabilir miydi? İnat etti, yapacaktı. Zorladı. Biraz daha dikkatli kavradı adamın penisini. Penis daha da sertleşti ve kadın yine ağzına sokmayı denedi, bu kez başardı. Adam inliyordu, oluyordu. Kafasında adamın ellerini hissetti. Bastırıyordu. En dibe kadar ağzında olmasını istiyordu belli ki.

Adamsa fazlasıyla memnundu halinden. Ufaklık başarıyor gibiydi bu sefer. Onun beceriksiz halini seviyordu aslında. Yapamadıklarını yüzüne vurduğunda kızarıvermesi, biraz sesini yükseltince gözyaşlarına boğulması, şefkat gösterildiğinde şımarması ve birkaç dakika önce olanları unutuvermesi onu sevgiliden çok kızı gibi hissettiriyordu.

Kadın adamı unutmuş, sadece penisle boğuşuyordu. Bu savaşı kazanacağını anlamıştı. Adamınsa, iniltileri çığlıklara dönüşmüş, kontrolden çıkan bedeni titremeye başlamıştı. Üçüncü bir kişi odada olsa, bu görüntüyü görse, adamın can çekiştiğini düşünebilirdi. Yatakta kıpırdamadan yattığı halde vücudundan ter boşanmıştı.

Ya giderse, yarıda bırakırsa diye endişelenmeye başladı adam. Bu kadar kasılmışken, içindekiler penisine doğru akarken, ok yaydan çıkmışken kesmemeliydi. Çaresiz hissetti kendini. Kadın kalkarsa, istediğini alamayacaktı. Böylesine hayvanlaşmışken boşluğa düşmek istemiyordu. Bu güzelliğin boşalmadan, zirveye ulaşmadan bitmesini istemiyordu.

Kadın bir an kusacağını sandı. Penis gırtlağına dek ulaşıyordu, iğrenç bir tat geldi ağzına. Tükürüğü ile o iğrenç tat karıştığında daha da midesi bulandı. Midesinden bir sıvı geldi ağzına doğru, kusmuktu bu. Yuttu sıvıyı hemen. Kusarsa, onu yarı yolda bırakmış olacaktı. Oysa adamın ne deli zevk aldığı çığlıklarından belliydi. Onu memnun etmek, tatmin etmek, mutlu etmek için gelmemiş miydi gecenin bir yarısı buraya?

Sıvı yeniden geldi midesinden ağzına, tekrar yuttu. Nefesi kesildi. Alamadığı nefes boğulmasına neden olacaktı neredeyse, burnunu hatırladı ve oradan nefes aldı.

Yine midesi bulandı, sıvı yeniden ağzına geldi. Nefesi kesildi, tükürüğü kusmuğu yutmasına yetmedi. Burnunu kullanmak istedi nefes almak için, kusmuk ağzına gelmişti. Boğazına ılık bir şeyler akmaya başladı. Bir hayvan vardı sanki odada, acı çeker gibi çığlıklar atmıştı. Son çığlığı, çektiği acının tortularıyla birlikte kendi uzantısından çıkmış, kızın boğazına akmıştı.

Nefesi kesilmişti, penisi çıkarmaya çalıştı ağzından, çıkaramadı, çenesi kitlenmişti. Acıyı ve yangını hissetti. Tutuşan bileğiydi.

“Harikaydın bebeğim!” dedi.

“…”

Anlayamadı bir an ne olduğunu. Bacaklarının arasına yığılmış olan bedeni kavradı, yatağa bıraktı. Önce öylece baktı. Yataktan kalktı, ışığı yakmak için kapıya doğru gitti. Işığı yaktıktan sonra yatağın yanındaydı yine. Cansız bedene bir kez de ışık altında baktı. Saçlarının kapatmamış olduğu sol göğsüne dokundu. Bekledi birkaç saniye. Kalbi atmıyordu. Saçlarına dokundu. Sonra kulağını kadının kalbinin üzerine koydu. Az evvel dokunduğunda duyamamıştı; belki de çok yavaş da olsa atıyordu kalbi.

Doğruldu yeniden, kadının yüzüne ve boynuna baktı, ağzının kenarlarından tüm göğsüne kadar olan her yer kusmuğa ve sperme bulanmıştı.

Sağ eli bileğinden çıkmış, olması gerektiği yanın aksine kıvrılmıştı. Ne kadar da küçüktü eli, biraz daha uzun olsaydı parmakları, belki.

Not: Bu öyküm 2001 yılında yazılmış olup bu hâliyle aşağıda kapağını göreceğiniz Apartman adlı e-kitapta yer almıştır.

2.10.2010

Seks Sınırları (BDSM ve "Hayatta Yapmam" Dediklerimiz)



Seks konusundaki sınırlarınız nelerdir, dendiğinde insanların aklına doğrudan gelen bir iki şey olabiliyor. Bu da genellikle homofobik insanlardaki hemcinsle sevişme korkusu ya da hiç denemedikleri, porno filmlerden görüp de cesaret edemeyecekleri şeyler oluyor. Sonra üzerinde düşününce aslında çok fazla tabuları olduğunu fark ediyorlar.

Bu konudaki en önemli şey de ciddi anlamda seks terimleriyle ilgili bilgi sıkıntımızın olması. “Pissing sever misin,” dediğiniz adam ne olduğunu bilmeden tepki verebiliyor. Her haltın sözlüğünün olduğunu düşününce bilirkişilerin (porno film yıldızları ve yapımcıları, cinsel terapistler, jinekologların vs.) bu işe de el atmaları ve bir seks sözlüğü yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Belki bir gün tanıdığımız birileri el atar bu işe de, belki de yapılmıştır da böyle bir şey kim bilir.

Friendfeed’de açtığım bir kamuoyu yoklaması feed’inden anladığım üzere aslında benim muhatap olduğun insanların çoğunun büyük tabuları yok. Elbette, bu ne kadar sağlıklı bir yoklama olabilir ki, diyenler de vardır. Sanal kimliklerin, gerçek ad ve soy adlardan daha cesurca argümanlara sahip olduğunu düşünenlerdenim. Kaldı ki o başlıkta gerçek adıyla yazamayıp mail ve özel mesaj atan çok insan da oldu.

Şimdi de o uç noktalara şöyle bir değdirelim.

Öncelikle konuya en fazla tepki gören noktadan BDSM mevzusundan girmek istiyorum. Bilmeyenler için BDSM nedir, açıklayalım. BDSM’nin açılımını, dünya genelindeki din ve toplum için ne ifade ettiğini, hepsini bir kenara koyalım. İki tarafın da rızasıyla ve cinsel tatminden daha fazlasının beklentisiyle uygulanan, fantezileri de, türlü oyunları da kapsayan eylemlerin bütününe BDSM deriz. Marquis De Sade ve Leopold von Sacher-Masoch’dan alınan ilhamla ilk BDSM topluluğunu 1746 yılında kuran kişi Francis Dashwood olmuştur. Başlarda isimsiz bir şekilde yola çıksa da “Cehennem Ateşi Kulübü” diye anılmaya başladığında tamamen dine karşı gelmek için kurulduğu yıllardan sonra üyelerinin ve miras yedi kurucusunun maddi desteğiyle uzun müddet ayakta kalmıştır. Eminim Marquis De Sade’ın Suç Kardeşliği kitabını okuyanlara bu konu hiç de yabancı gelmemiştir.

Günümüzde de örneklerinin olduğunu bildiğim, tahmin ettiğim bu çeşit kulüplerde cinsel anlamda özgür olursunuz ve dışarıdaki hayatınızı kapının ardında bırakmışsınızdır. Cinsellikten maksimum keyif almak da çoğu zaman aynı mantıkta olmaktan geçer. Siz kendinizi dünyevi her konudan ve endişelerden ne kadar soyutlar ve sekse odaklanırsanız o derece keyif alırsınız ve verirsiniz.

Kulüpleri, toplulukları bir kenara koyarsak çiftlerin kendi içlerinde de uyguladıkları en sık gördüğümüz fanteziler de bağlama, çıplak elle vurma (spanking), sopayla dövme, yumruklama, el-kol sokma, kırbaçlama, işeme ya da dışkı sürme ve yahut da yedirme, kafese koyma, köleyi at ya da köpek gibi kullanma, mum damlatma ve genel olarak işkence diyebileceğimiz efendinin köleye ip, mandal, iğne vs kullanarak acı vermesi gibi eylemlerdir.

Tekrarlıyorum ki bu eylemler iki tarafın da isteğiyle gerçekleşir. Bunu ruhsal bozukluk olarak nitelendirecek insanlar, eylemlerin o düzeye gelmesi için, sıklıkla yapıldığında normal hayatta stres sorununa, uyumsuzluğa, kısaca kişinin kendisine ve başkalarına zararlı olması boyuta gelmesinin gerektiğini bilmeliler.

Konuyla ilgili, epeyce bilinen bir film olsa da yine de tavsiye etmekte fayda gördüğüm, Steven Shainberg’in yönetmeni olduğu Secretary (Sekreter) filmini öneriyorum.

Fetiş kıyafetler, üniformalar giymek, külotlu çorapları ve/veya jartiyerleri çekici bulmak nasıl normalse elbette BDSM adı altındaki eylemler de sapıklık diye nitelendirilmemelidir. Partnerin de onayıyla vajinaya ya da anüse sokulan bir el her iki taraf içinde farklı anlamlar içerir. Bu tip eylemler iki tarafın da birbirine güven duymasından sonra gerçekleşir ki paylaştığınız şey bu nedenle hazdan fazlasıdır.

Acıyla zevkin bileşkesinden de büyük olan bu kazanım daha ziyade küçük İskender’in deyişiyle; cinselliğin, cinsel organlardan çıkıp özellikle beyin dâhil tüm bedene yayılmasını ihtiva eder. Partnerinin bedenine ya da ağzına işemek ya da sıçmak da tamamen o iki partnerin onayıyla ve isteğiyle gerçekleşen, genelin tiksinmesine karşın çiftler arasındaki oldukça farklı paylaşımlardır.

Genel olarak erkeklerin hoşlanmadığı, söyleme geldiğinde özellikle belirttikleri, anüslerine parmak atılması ya da anüslerinin yalanması mevzusu da ilginç ki Türkiye’de bir çok erkeğin özellikle istediği şeylerden biri. Sınırlardan bahsederken bundan söz edilmesinin altında, heteroseksüel cinsel kimliğin baskın olmasının yattığı aşikâr ya da belki akabinde kıçlarına girebilecek strapon (belden bağlamalı vibratör/dildo) korkusu ya da isteksizliği de olabilir.

Yine benzer korkulardan kaynaklı olduğunu düşündüğüm travesti (transeksüel ile karıştırılmasın) ile seks yapmama durumu da yaygınken threesome (en yaygın şekliyle kadın, kadın erkek –ffm- ya da kadın, erkek, erkek –fmm- oranıyla yapıldığı üçlü seks) içerisinde sakınca görmeyen erkekler de mevcut.

Kadın için oldukça tehlikeli olan hamilelerle seks de, jinekoloğun uygun bulmaması/düşük ya da erken doğum tehdidi olması durumunda özellikle tehlikeliyken, bunun bilincinde olan bir grup insan için sınır sayılsa da bunu fantezi boyutuna getirenler de yok değil.

Public & outdoor (halka açık mekanlarda, ev ve otel dışı yerlerde yapılan) sekse de pek çok insan yapamam derken, olayın verdiği adrenalini de yabana atmadan kesinlikle çok keyifli olduğunu dile getireyim. Toplumun ayıplama ihtimali, gözetlenme hissi ya da histen fazlası yani izlenmeyi zevkli gören insanlar da mevcutken, seksi kapalı kapılar ardında yapmaktan başkasını hoş karşılamayanlar da mevcut.

Günümüzde sadece bunun için insanlar bulmaya yarayan ve sadece çiftseniz kabul edildiğiniz swinger (eş değiştirerek seks yapma) da pek çok insan için oldukça kalın bir duvar. Bunun sebebini sorduğunuzda hemen hepsi “partnerimi paylaşmaktan hoşlanmıyorum,” der ve altındaki nedenin de tamamen sahiplenme olduğu ortaya çıkar. İlişkileri sahip olmaktan ziyade paylaşım olduğunu düşünen insanlar için de bu sınır “belki, olabilir” diye nitelendiriliyor.

Seks oyunlarından olan rolleri değiştirme de bazıları için sınır olsa da oldukça yaygındır. Genelde heteroseksüel çiftlerin (doğal olarak) tercih ettiği bu oyunda kadın, erkek gibi giyinir ve davranır, erkek de makyaj yapar ve kadın gibi giyinip hareket eder. Bunu bir yana koyarsak farklı rollerle de oynanan bu tip oyunlar yaratıcı beyinlere sahip çiftlerde oldukça eğlenceli düzeydedir. Geçmişte okuduğum bir messenger konuşması geliyor aklıma bu konuda. Erkek ayak fetişisti ve mazoşisttir. Hiç yüzünü görmediği bir kadına bu fetişizmiyle ilgili bir oyun oynamayı teklif eder ve olaylar nefis şekilde gelişir. Adam zevkten zevke uçar çünkü kadın tam anlamıyla efendi rolüne bürünmüştür ve nasıl davranması gerektiğini çok iyi bilir. Sanal dünyada çok daha kolay adapte olunan bu tip fanteziler insanların geneli için vakit kaybı, ekstrem olan ya da sapıkça düşüncelerden ibaret ne yazık ki.

Yine preteen dediğimiz 9 yaşından ergenliğe kadar olan herhangi bir dönemdeki çocuklarla yapılan seks de konuştuğum birkaç insanın özellikle sınırım dediği noktalardan. Ben de kendi adıma bunu tasvip etmiyorum.

Animal (hayvanlarla yapılan) seks ve nekrofili (ölülerle cinsel ilişkiye girme) de sadece bir kişi dile getirdiyse de pek çok insanın aklına dahi gelmediği için dile getirmediğini düşündüğüm şeylerden. Bu tip eylemler zaten kişilik bozukluğunun göstergesidir.

İnsanlardan gelen dönütler sonrasında genel olarak iletişimde olduğum kişilerin seks konusunda yeni şeyler denemekten çekinmediğini, deneyerek sınırlarını belirlediklerini söyleyebilmeyi isterdim ama işin aslı pek öyle değil. Önyargının genetik olduğunu kanıtlarcasına ürküyor insanlar seks konusunda farklı şeyler yapmaktan. Büyük çoğunluğun orgazm olamadığı ya da türlü cinsel sorunlar yaşadığı, özgüvensiz bir toplumda elbette olağan bu gidişat. Yine de seks hayatı olan insanların bahsettiğim konulara karşı açık fikirli olmalarını yeğlerdim. Orgy (grup seks), threesome belki bi nebze ılımlı oldukları konu ama onda da yine saçma sapan sahiplenme istekleri baş gösterebiliyor. Oysa güvenilir insanlarla olduğunda çok çok keyifli mevzulardır ikisi de.

Sekste sınır olmamalıdır. Her iki tarafın da zorlama olmadan istediği şeylerle şekillenmelidir cinsel hayatınız. Bu nedenle seks konuşmaktan da çekinmemelisiniz. Belki konuşmaya başladığınızda o lanet ön yargılarınızdan da kurtulursunuz, kim bilir.