12.10.2010

Küçük El (Eski Bir Öykü)



İki metreden uzun görünen gölgesine bakıyordu. Gölgeler üzerine söylenmiş sözleri düşünmeye çalıştı, bir şey bulamadı. Onun yerine aklına hiç sevmediği bir şarkının, saçma sapan sözleri geldi. Kendi kendine homurdandı. Bir an yürümek için ne beklediğini düşündü. Kapıya kaç adımda ulaşırdı?

İşini gücünü bırakıp, gecenin bir yarısı taksiye atladığı gibi buraya gelmişti. Şimdi onun dairesinin bulunduğu apartmanın önünde duruyordu. Bu çaba, bu fedakârlık, bu koşturarak iki günde bir gelmeler, ne içindi? “Hadi gel, bekliyorum,” demişti telefonda. Davet değildi. “Gelir misin?” ya da “Gelebilir misin?” değildi. Geleceğinden, kendisine hayır diyemeyeceğinden emin gibiydi.

Çekiniyordu adım atmaya. Kendine, doymayacağını bile bile, neden onu tatmin etmeye çalıştığını soruyordu. Öğreniyor muydu? Keşfediyor muydu? Bu birliktelikten kazandığı herhangi bir şey var mıydı? Yok ise, neden yeniden kendini kullanmasına izin veriyordu? Sorularının yanıtları bir çırpıda bulunabilecek gibi değillerdi. Her çaresiz ve sabırlı insan gibi zamana bırakmaya karar verir bir tavırla iç çekti ve ağır ağır yürümeye başladı.

Bu gece şehir ne kadar da sessizdi. Saçlarını uçuran rüzgârın uğultusu dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Aynı şarkının, saçma sapan sözleri hâlâ aklındaydı.

Ellerini yüzüne doğru yaklaştırdı, avuç içlerine yakından baktı. Ne kadar da küçüklerdi. İndirdi kollarını. Ağır ağır adımlarını atarken soğuktan titreyen bacaklarına baktı, kaldırdı kafasını, kapıya ulaşması bir dakika dahi sürmemişti. Sağ elini deri montunun cebine soktu, anahtarı buldu, cebinden çıkardı, anahtar deliğine doğru uzattı. Yerine yerleştirip sola doğru çevirdi. Açılan kapıyı itti ve hemen içeri girdi. Sağa sola bakınmadan doğruca 3 numaralı daireye yöneldi. Kapının önüne geldiğinde derin bir nefes aldı, Hâlâ elinde bulunan anahtarlardan bir diğeriyle dairenin kapısını açtı, içeri girdi ve hemen kapıyı kapattı.

Koridorda yavaş yavaş ve isteksizce yürümeye başladı. Yatak odası koridorun en sonundaydı; annesinin zoruyla banyoya giren bir çocuk gibi, ayaklarını sürüye sürüye de olsa yatak odasına ulaştı. Kapı açıktı, içeriyi bir tek mum aydınlatıyordu. Yatağa takıldı gözü, oradaydı. Beklerken uyuyakalmış olabilir miydi? Öyle olduysa sevinmeli miydi?

Hiç kıpırdamıyordu, üzerindeki çarşaftan vücut hatları belli oluyordu, çıplaktı. Yatağa doğru yürüdü, hiç beklemeden yatağın köşesine oturdu. Önce montunu ve çizmesini çıkardı, yere bıraktı. Kafasını yatakta yatan bedene doğru çevirdi. Uyumadığından emindi. Nefes alıp verişinin sıklığından heyecanlandığı da belli oluyordu. Yeni bir oyun muydu bu da? Eğlenceli mi olacaktı acaba? Yoksa canını mı yakacaktı?

Çarşafı aşağı doğru çekti, bedeninin yarısını açıkta bırakmış oldu. Çarşafın açılmasıyla birlikte çıplak beden de kıpırdadı, yattığı yerde doğruldu.

“Soy beni,” , dedi gözünün içine bakan adama.

Kendi de şaşırdı söylediğine. Kontrolsüzce çıkmıştı iki kelime ağzından. Biraz düşünseydi, söyleyemezdi.

İlk dokunuşunda titredi; adamın elleri sıcak, kendi bedeni soğuktu. O dokunacağı bedeni tanıyordu ama kadın adamın ellerine yabancıydı. Kadının önce blûzu, ardından da eteği çıktı; külotu ve çorapları kalmıştı.

“Çoraplar!” dedi kadın, adam da ilk kez konuştu:

“Vazgeçemedin şu takıntından…”

Yine de itiraz etmedi, çıkardı kadının çoraplarını.

Önce yatağa uzandı kadın, sonra da araladı bacaklarını. Külotunun kenarında adamın nefesini hissetti. Sonra da dilini.

“Sen geç alta,” deyip kenara çekildi kadın. Adamsa söyleneni yaptı. Dudaklarını ısırıyordu, kadının gözü adamın kesik olan ön dişine takıldı. Her seferinde neden yabancıydı bu adama? Bu beden, bu bakış tanıdık gelmiyordu.

Önce dilini kullandı, adamın bedeni tepki vermedi. Dili mi kurumuştu, genzi tükürük mü üretemiyordu? Penisin tamamını ağzına almayı denedi. Olmuyordu. Ağzına sığmıyordu. Elleriyle deriyi ileri geri hareket ettirdi, biraz daha sertleşmesini sağladı. Yine olmuyordu. Küçücüktü işte elleri. Biraz daha uzun olsaydı parmakları, belki.

“Bunu yapmayı beceremediğini daha önce de söylemiştim, bence uğraşma,” dedi adam alaycı bir şekilde.

Nefret ediyordu onun bu çok bilmiş tavırlarından. Her seferinde böyle yukarıdan bakmasıyla daha da küçük hissediyordu kendini. Oysa ilk zamanlar ne de sevecendi, her dokunuşu kadının içine işlerdi, parmak uçlarıyla bedeninde keşfetmedik nokta bırakmazdı, canı da yanmazdı. Zorlamazdı hiçbir şeyi yapması için. Değişen neydi şimdi? Babasının vefatından sonra konduğu miras nasıl oluyor da cinsel yaşamlarını bu derece etkileyebiliyordu? Sorunsuzluk insanda başka sorunlar yaratma isteği mi uyandırıyordu?

Biraz daha gayret ederse, izlediği filmlerdeki gibi davranırsa başarabilir miydi? İnat etti, yapacaktı. Zorladı. Biraz daha dikkatli kavradı adamın penisini. Penis daha da sertleşti ve kadın yine ağzına sokmayı denedi, bu kez başardı. Adam inliyordu, oluyordu. Kafasında adamın ellerini hissetti. Bastırıyordu. En dibe kadar ağzında olmasını istiyordu belli ki.

Adamsa fazlasıyla memnundu halinden. Ufaklık başarıyor gibiydi bu sefer. Onun beceriksiz halini seviyordu aslında. Yapamadıklarını yüzüne vurduğunda kızarıvermesi, biraz sesini yükseltince gözyaşlarına boğulması, şefkat gösterildiğinde şımarması ve birkaç dakika önce olanları unutuvermesi onu sevgiliden çok kızı gibi hissettiriyordu.

Kadın adamı unutmuş, sadece penisle boğuşuyordu. Bu savaşı kazanacağını anlamıştı. Adamınsa, iniltileri çığlıklara dönüşmüş, kontrolden çıkan bedeni titremeye başlamıştı. Üçüncü bir kişi odada olsa, bu görüntüyü görse, adamın can çekiştiğini düşünebilirdi. Yatakta kıpırdamadan yattığı halde vücudundan ter boşanmıştı.

Ya giderse, yarıda bırakırsa diye endişelenmeye başladı adam. Bu kadar kasılmışken, içindekiler penisine doğru akarken, ok yaydan çıkmışken kesmemeliydi. Çaresiz hissetti kendini. Kadın kalkarsa, istediğini alamayacaktı. Böylesine hayvanlaşmışken boşluğa düşmek istemiyordu. Bu güzelliğin boşalmadan, zirveye ulaşmadan bitmesini istemiyordu.

Kadın bir an kusacağını sandı. Penis gırtlağına dek ulaşıyordu, iğrenç bir tat geldi ağzına. Tükürüğü ile o iğrenç tat karıştığında daha da midesi bulandı. Midesinden bir sıvı geldi ağzına doğru, kusmuktu bu. Yuttu sıvıyı hemen. Kusarsa, onu yarı yolda bırakmış olacaktı. Oysa adamın ne deli zevk aldığı çığlıklarından belliydi. Onu memnun etmek, tatmin etmek, mutlu etmek için gelmemiş miydi gecenin bir yarısı buraya?

Sıvı yeniden geldi midesinden ağzına, tekrar yuttu. Nefesi kesildi. Alamadığı nefes boğulmasına neden olacaktı neredeyse, burnunu hatırladı ve oradan nefes aldı.

Yine midesi bulandı, sıvı yeniden ağzına geldi. Nefesi kesildi, tükürüğü kusmuğu yutmasına yetmedi. Burnunu kullanmak istedi nefes almak için, kusmuk ağzına gelmişti. Boğazına ılık bir şeyler akmaya başladı. Bir hayvan vardı sanki odada, acı çeker gibi çığlıklar atmıştı. Son çığlığı, çektiği acının tortularıyla birlikte kendi uzantısından çıkmış, kızın boğazına akmıştı.

Nefesi kesilmişti, penisi çıkarmaya çalıştı ağzından, çıkaramadı, çenesi kitlenmişti. Acıyı ve yangını hissetti. Tutuşan bileğiydi.

“Harikaydın bebeğim!” dedi.

“…”

Anlayamadı bir an ne olduğunu. Bacaklarının arasına yığılmış olan bedeni kavradı, yatağa bıraktı. Önce öylece baktı. Yataktan kalktı, ışığı yakmak için kapıya doğru gitti. Işığı yaktıktan sonra yatağın yanındaydı yine. Cansız bedene bir kez de ışık altında baktı. Saçlarının kapatmamış olduğu sol göğsüne dokundu. Bekledi birkaç saniye. Kalbi atmıyordu. Saçlarına dokundu. Sonra kulağını kadının kalbinin üzerine koydu. Az evvel dokunduğunda duyamamıştı; belki de çok yavaş da olsa atıyordu kalbi.

Doğruldu yeniden, kadının yüzüne ve boynuna baktı, ağzının kenarlarından tüm göğsüne kadar olan her yer kusmuğa ve sperme bulanmıştı.

Sağ eli bileğinden çıkmış, olması gerektiği yanın aksine kıvrılmıştı. Ne kadar da küçüktü eli, biraz daha uzun olsaydı parmakları, belki.

Not: Bu öyküm 2001 yılında yazılmış olup bu hâliyle aşağıda kapağını göreceğiniz Apartman adlı e-kitapta yer almıştır.

8 yorum:

Flû Gibi dedi ki...

Garip.. Bitince hüzünlendim :/

Artemisia Gentileschi dedi ki...

Teşekkür ederim Flû. :)

Eva dedi ki...

güzel yazmışsın Artemisia. Öleceğini beklemiyordum kadının. Şaşırttı. Türkçen çok temiz. Konu da etkileyici.Beğeniyorum öykülerini. <3

Artemisia Gentileschi dedi ki...

çok teşekkür ederim tatlım. <3

organizma dedi ki...

Kadın bakış açısını fark etmek iyi bir şey. Hikaye de güzel. Konuyla ilgili olarak beni aydınlatacak bilgiye sahip birisi burada vardır diye düşünüyorum. Neden yurt dışındaki (İng. Fra. ABD) kadınlar bu sperm denen şeyi gayet rahat hatta bazıları istekle yutuyor da, Türkiye'de bu her zaman, ama her zaman problem oluyor? Çinlilerin süt içememesi gibi bir şey mi bu yoksa tamamen psikolojik mi?

Artemisia Gentileschi dedi ki...

Kendi adıma yanıt vereyim. Türkiye'de daha sağlıksız bir beslenme durumu söz konusu. Kırmızı et tüketimi had safhada. Beyaz et çok az. Ve sperm tadını bu gerçekten etkiliyor. İnsan iki kez düşünüyor sperm yutması söz konusu olduğunda. Ama konuyu friendfeed'e taşıdım. Konuyu şu linkten takip edebilirsin: http://ff.im/rVnAH

serhatsezer dedi ki...

demek hazırlıklarını yaptığınız yazı buymuş. Gerçekten güzeldi hazırlığa deymiş :)

serhatsezer dedi ki...

harika yaaaa harika harika harika

Yorum Gönder